ANLATILACAKLAR
ÖN SÖZ
GİRİŞ
A- Türk Halk Edebiyatı Unsurları Nelerdir?
B- Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın Hayatı ve Eserleri
C- Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın Halk Edebiyatına Dair Görüşleri
BİRİNCİ BÖLÜM
I . I - Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın Nesirlerinde Halk Edebiyatı Unsurları
I . I. I - Romanlarında Halk Edebiyatı Unsurları
I . I . I . II – Muhtevada Halk Edebiyatı Unsurlarının Tespiti
Mitolojik Unsurlar
Halk Türküleri ve İlahiler
Halk Hikayeleri, Masallar ve Efsaneler
Halk İnanışları
Çocuk Oyunları ve Halk Oyunları
Töre ve Gelenek
Halk Seyirlik Oyunları
Halk Hekimliği
I . I . II - Denemelerinde Halk Edebiyatı Unsurları
I . I . II . I -Muhtevada Halk Edebiyatı Unsurlarının Tespiti
Mitolojik Unsurlar
Halk Türküleri ve İlahiler
Halk Hikayeleri, Masallar ve Efsaneler
Halk İnanışları
Çocuk Oyunları ve Halk Oyunları
Töre ve Gelenek
Halk Seyirlik Oyunları
I . I . III - Hikayelerinde Halk Edebiyatı Unsurları
I . I . III . I - Muhtevada Halk Edebiyatı Unsurlarının Tespiti
Mitolojik Unsurlar
Halk Hikayeleri, Masallar ve Efsaneler
Halk İnanışları
Töre ve Gelenek
Halk Seyirlik Oyunları
I . II – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirlerinde Halk Edebiyatı Unsurları
I . II . I – Muhtevada Halk Edebiyatı Unsurlarının Tespiti
Mitolojik Unsurlar
Kozmik Unsurlar
Halk Hikayeleri, Masallar ve Efsaneler
Halk İnanışları
I . III – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Nesir ve Şiirlerinde Dil
Sonuç
Bibliyografi
ÖNSÖZ
Kültür bir toplumun maddi manevi bütün değerler toplamı olarak ifade edilebilir. Edebiyat ise bu anlamda kültürün dil ile ifade edilen formlarına yansımasıdır. Bir başka değişle, kültür sahasında olanların izlerini edebiyatta bulmak mümkündür.
Biz bu düşünceden hareketle Türk Edebiyatının önemli temsilcilerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde yer alan halk kültürü unsurlarına dile yansıyan boyutuyla bitirme tezi çerçevesinde ele alıp değerlendirmeye karar verdik.
Çalışmamızın giriş bölümünde halk edebiyatı hakkında bilgi verdikten sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayatı, eserleri ve kültür ile ilgili görüşlerine değindik. Birinci bölümde ise Tanpınar’ın eserlerindeki halk kültürü ve edebiyatı unsurlarını tespit etmeye ve değerlendirmeye çalıştık.
Bitirme tezi çerçevesinde ve sınırlı bir zaman diliminde ortaya koyduğumuz çalışmanın daha sonra ki önemli çalışmalara bir adım olması temennimizdir. Kültür ve edebiyatımıza bir damla katabildiysek kendimizi mutlu hissedeceğiz.
Çalışmamızın tespitinden bitim aşamasına kadar büyük bir sabır ve fedakarlıkla yöntem ve tavsiyelerini esirgemeyen hocamız, Yard. Doç. Dr. Mustafa ARSLAN’a çok şey borçluyuz. “Bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olmak” felsefesi ışığında hocalık hakkını.
GİRİŞ
A-TÜRK HALK EDEBİYATI UNSURLARI NELERDİR?
“ Türk Halk Edebiyatı” terimi kendisine ait özellikleri ile açıklanacak olunursa genişletilecek olan ifadelerin, terimin kendi başlıklarında anlam bulduğu görülecektir. Türk halk edebiyatı terimi açıklayabilmek için ilk olarak “Halk Edebiyatı” teriminin açıklanması uygun olacaktır. “Halk edebiyatı” terimi, “halk” ve “edebiyat” kelimelerinden meydana gelmiştir. Halk edebiyatı incelemeleri ilk olarak batı medeniyetinde başlamıştır. Buradan yola çıkılarak batıdaki bu bilimle ilgili bilgilere bakılacak olunursa: “Halk Bilgisi” Batı da bilim dalının adı olarak uluslararası bir kullanıma erişmiştir. Folklar “folk-lore” terimi 1846 yılında İngiliz William John Thoms tarafından icat edilip, ATHENEUM adlı dergiye Ambrose Metron Müstear adıyla gönderilerek yayınlanmıştır. Folklor kelimesinin kökeni Folk= halk ve lore= bilim kelimelerinin birleşmesidir.
Halka ait bir edebiyatın varlığının kabul edilmesi için bu edebiyatı oluşturan halkın kim olduğunun anlaşılması gerekir. Bu kabullen iş kolay olmamıştır. Tarihi sürecin çeşitli dönemlerinde halk kavramı farklı tanımlanmıştır. Kısaca bahsedecek olursak: 19. yüzyıl Avrupa toplumunda eğitimli, elit tabaka ile ilkel “primitive” olarak adlandırılan hatta evrim “evoluation” basamaklarından daha aşağıda bir topluluk olarak nitelendirilen grubun arasında kalmış, alt sınıf, köylü, teknolojiden yeterince faydalanamayan gruplar halk olarak isimlendirilmiştir. Bu grup şehirliye göre eskiye ait unsurlarını daha iyi korumaktadır. Şehirde yaşayan kitleye göre daha muhafazakardır. Bu grup toplumların geçmişe ait bilgilerini rahat bulabilecekleri topluluklar olarak nitelendirilir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde havas ve avam ifadelerine rastlamaktayız. Havas, sarayla ilişkili, saraya mensup grupları; avam, saray dışındaki işçi ve köylü halkı ifade etmektedir.
Cumhuriyet dönemi hatta 20. yüzyılın ilk yarısında anlayışın devamını görmekteyiz. Eğitim yönünden, eğitimi olmayan, ekonomik olarak gelir düzeyi düşük gruplar halk olarak nitelendirilmiştir.
Genel olarak değerlendirdiğimizde halk kavramı bilim olan halk edebiyatı bu tanımlamalarla alınırsa bilimsel bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Halk bilimcileri tarafından benimsenen tanım Alan Dundes’in yaptığı tanımdır: “Halk, en az bir ortak faktörü paylaşan bir gruptur.” Buna göre; “Belli bazı gelenekleri paylaşan herhangi bir grup, bir aile kadar küçük bir millet kadar geniş bir kitle olabilir. Ortak faktör ise grubun kendine ait kabullendiği ortak geleneğe sahip olmalıdır.”
Toplumsal yapı dinamiktir. Toplumsal yapı, tarihi sürecin seyrinde birtakım değişmeyen unsurları beraberinde sonraki tarihi süreçlere aktarmaktadır. Halk kültürünün içinde yer alan gelenek, bu değişmeyen yapı taşlarındandır. Değişmeyen unsurlar, kalıplanmış, kendini olduğu gibi muhafaza eden unsurlar olarak algılanmalıdır. Değişmeyendeki değişme kristalize olan yapının korunarak kendine yeniyi benzetmesi ile sürecini tamamlamaktadır. Yaratılan halk edebiyatı ürünleri, ister kırsal kesimde isterse şehir ortamında vücut bulsun Türk Halk Bilgisi üretimi olarak paylaşılacaktır.
“Edebiyat” terimi genel ifadeyle malzemesi dil olan güzel sanat dallarından biridir. Edebiyat kelimesi önüne getirilen halk sıfatı ile birleşerek, halkın üretimi ifadesinin karşılığı olarak değerlendirilebilir. Halkın üretiminden ne kastedilmektedir? Zira her üretim bu sahaya alınırsa halkbilimi çalışma alanı oldukça geniş bir sahaya takip etmekte zorlanacaktır. Dan Ben- Amos’ un folklor tanımı bu sorunun çözümü niteliğindedir. “Folklor belli zamanda meydana gelen aksiyondur. O artistik bir aksiyondur. O yaratıcılık ve estetik kaygıyı alır ve bunların her ikisi de kendilerinden sanat formlarında birleşmeye yüz tutarlar. Bu anlayışa göre folklor, sanatsal anlatım yoluyla oluşan karşılıklı bir sosyal etkilenmedir. Bu iletişim konuşma ve mimikle ilgili hareketlerin diğer tarzlarından farklıdır. Bu farklılık kültüre ait gelenekler seti üzerine kuruludur. O toplumun bütün üyeleri tarafından tanınır ve ana bütün bağlanır ki bu durum folkloru iletişimin sanatsal olmayan formlarından ayırır ”
Pertev N. Boratav da halkbiliminin ne olmadığını açıklarken aslında ne olduğunu anlatır: “Halkbilimi, bir bakıma bir toplumun tarihini inceler tarih değildir. Tarihin amacı, görevi bir olayı gerçekte nasıl geçmişse öyle öğrenmek ve bilmektir. O olayı gerçeğe uymayan öğelerinden arıttığı ölçüde görevini başarmıştır. Halk bilimi için bir olayın gerçekteki biçimi ne olursa olsun gerçeğe uyan veya uymayan bütün yönleri önemlidir. Edebiyat tarihçisi de bir yapıtın en doğru nüshasını, yani yazarın kendisince beğenilen en son biçimiyle imzasını atıp okuyucularına sunduğu metni meydana koymaya çabalar. Halkbiliminin konusuna giren söz sanatı ürünleri olan masal, destan, halk hikayeleri vb. metinler doğduğu andan itibaren başlayarak, yayıldığı çağlara, çevrelere, yaratıcısının çeşitli ruh haletleriyle, dinleyici-yayıcı ilişkilerine v.b. sayısız şartlara göre değişik biçimlerinin her biriyle ayrı değer taşır ”
Boratav’ın tanımlamasında halkbiliminin ne olduğunun yanı sıra diğer bilim dallarından ayrılan yanları, aynı zamanda bu bilim dalları ile paralel ilişkilerini de ifade etmektedir. Diğer yandan halkbilimi «doğduğu andan başlayarak» ifadesiyle oldukça geniş bir tarihsel süreci içine almanın ötesinde, toplumsal psikolojinin tanımlanmasına yardımcı olmaktadır.
“Halkiyat” terimini tercih etmiş olan Fuat Kö
prülü ise, folklorun toplumsal işlevi ile ilgili şu fikirleri ifade etmiştir: “Folklor, tetebbüatı için teşekkül eden cemiyetler halkın şarkılarını, masallarını, meselelerini, adetlerini, itikatlarını, yer yer kayıt ve zaptederek o milletin ruhiyatını, tarihine, dinine, içtimaiyatına yakından vakıf olurlar. Bu suretle lisan ve an’anet zinde kalıyor. Yeni o milletin varlığı bütün beşeriyete ispat ediliyor.” (Evliya oğlu-Bay kurt 1988:75)
Kö
prülü’ nün tanımından halkbilimi çalışmaları eşittir bir milletin kimliği, milliyeti anlaşılmaktadır. Her toplumun birikimi, tarihi süreçte çıkardığı dersler farklıdır. Toplumların milli tarafı, halkın yaşayış tarzı ve kültürel birikimdir ki, Şükrü Elçin’ in kısaca folklor tanımı bunu ifade etmektedir. “Folklor, halkın hayatının ve kültürünün bilgisidir ” Halk zaten ait olduğu toplumun kimliğini oluşturan kitledir. Halk toplumların milli unsurlarını oluşturan dinamiktir. Toplumun vazgeçilmez unsurudur. Dolayısıyla halkın özelliklerinin anlatılması o millete ait milli unsurların da açıklanmasıdır.
Bu açıklamadan hareketle Türk halk Edebiyatını, Türk halkının geçmişte ve günümüzde oluşturduğu belli estetik geleneklere bağlı olarak belli sosyal bağlamlar içinde edebi metinleri üretme, yaratma ve kullanma tarzı olarak tanımlayabiliriz.
Türk Halk Edebiyatı’nın unsurlarını başka ifadeyle halk edebiyatı eselerinin neler olduğunu ifade edersek; iki gruba ayırabiliriz: Anonim eserler, Ferdi eserler.
Anonim eserler, ilk söyleyeni zamanla unutulmuş halkın ortak malı olan genellikle manzum eserlerdir. Anonim eserlerde, manzum, mensur ve manzum-mensur karışık yapıyı da bulmak mümkündür. Efsane, destan, masal, menkıbe, atasözü, fıkra, mani, bilmece, tekerleme, ninni, alkış, kargış, Türk temaşa sanatı bu alanın örneklendirmeleri olarak sayılabilir.
Ferdi eserler, yakınçağ ve günümüz eserleridir ki bu eserler anonim hale gelmeden söyleyeni tespit edilmiş ve yazıya geçirilmiş eserlerdir. Şair son dörtlükteki mahlası ile eserin kendine ait olduğunu vurgulamıştır. Manzum olanlar varsağı, semai, (sahibi belli) destan ve türküler, divan,selis, kalenderi, satranç, ilahi, nefes, nutuk, nesir-nazım karışık olanlar: Salman Bey (Çıldırlı Aşık), Eşref Bey (Karslı Tüccarı), Kerem’in Erzincan Bağları (Fakiri) v.b. ifade edilebilir.
B- AHMET. HAMDİ TANPINAR’ IN HAYATI ve ESERLERİ
23 Haziran 1901’ de İstanbul’ da doğmuştur. Anadolu’nun çeşitli kasaba ve şehirlerinde, kadılık yapan babası Hüseyin Fikri Efendi’yle birlikte dolaşmıştır. 13 yaşındayken Musul’da bulundukları sırada annesini kaybetmiştir. Bu ölüm ve iki yıl sonra babasının tayin ettiği Antalya, Tanpınar’ın iç dünyasında eserlerine yansıyacak derin izler bırakmıştır.
“Kerkük’e 1914 yılı Temmuzunun başında, Birinci Cihan Harbinden hemen bir iki gün evvel gelmiştik (573)… O sene içinde annem Musul’da tifüsten öldü (577)… Antalya’ya 1916 sonbaharında geldik (567) ”
“Herkesin hayatında keşif yaşanmış, bu yüzden şahsiyetin uyanmasına yarayan onu çabuklaştıran bir devir vardır. Benim hayatımda 1916 Mart’ından birinci teşrine kadar olan devir mühimdir… Bu zamanın mühim bir kısmını annemin birdenbire yol üstünde hastalandığı ve öldüğü Musul’da geçirdik. Onunla beraber evcek hastalanmıştık. (545)”
Tanpınar’ın çocukluk döneminde yaşadığı bu acı tecrübenin yanı sıra ülkenin içinde bulunduğu zor şartlar, onun sanatını şekillendirmiş ve eserlerinde özgün ifadesini bulmuştur.
“1918 Ağustosunda, babam tahsilimi tamamlamak için beni İstanbul’a yolladı. Bu harbin son aylarıydı ve İstanbul hakikaten korkunçtu (547)”
Liseyi Antalya’da bitirdikten sonra üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelen Tanpınar, 1919’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girdi.
“Üzerimde en büyük tesiri Yahya Kemal yaptı Edebiyat Fakültesine yazıldığım zaman ilk önce tarihe sonra da felsefeye devam etmek istemiştim. Fakat Yahya Kemal’in edebiyatta hoca olduğunu işitince oraya girdim. Yahya Kemal’in derslerini dinlerini dinledikçe, içindeki karmaşık dünya nizamını buldu. Yavaş yavaş hislerin dünyasında fikirlerin dünyasına girdim (547)”
Edebiyat fakültesinde başta Yahya Kemal olmak üzere, geniş bir edebiyat çevresi edinmiştir. “Dergah’ın çıkması, o zaman ki hayatımın en mühim hadiselerinden biri oldu (548)” diyen Tanpınar’ın ilk şiirleri 1921’de Yahya Kemal ve etrafındaki gençler tarafından çıkarılan dergah dergisinde yayımlanmıştır.1923’te Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin Mesnevisi üzerine hazırladığı bir tezle mezun olmuştur. Aynı yıl Erzurum Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği görevini (1923-1924) Konya Lisesi (1925-1927), Ankara Lisesi (1927), Gazi Terbiye Enstitüsü (1930-1932) ve İstanbul Kadıköy Lisesi (1932) öğretmenlik hayatı sürdürmüştür.
“1932’ye kadar çok cezri bir garpçı idim. 1932’den sonra bir müddet kendim için tefsir ettiğim bir şark’ da yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyorum. “Beş Şehir ve Huzur” bu terkibin araştırmalarıdır. Yazacağım öbür eserlerinde çekirdeği budur (550).”
Anadolu görevi boyunca Anadolu’ya yani doğuya tanıma imkanı bulmuş ve değişen hayat görüşü, bakış açısı eserlerinde vücut bulmuştur.
1933’de Ahmet Haşim’ in vefatı üzerine boş olan Güzel Sanatlar Akademisi, sanat Tarihi hocalığına getirilmiştir. 1934’de buna estetik ve mitoloji hocalığı eklenmiştir. Aynı zamanda Amerikan Kolejin’ de Türk Edebiyatı dersleri verilmiştir.
“1934’te çıkan kanunla soyadını kendisi seçenlerdendir. Bu bilinçle bir seçimdir. Estetik ve güzellik anlayışını ifşa etmek üzere bu soyadı almıştır. ”
15 Kasım 1939’da Tanzimat Fermanı’nın ilanının yüzüncü yılı dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde açılan kürsüye yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak atanmıştır.
1942’de Maraş milletvekili olarak T.B.M.M’ ne giren Tanpınar milletvekilliğinin 1946’da son bulmasıyla bir süre Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği ve Genel Sanatlar Akademisi, estetik hocalığı yaptıktan sonra 1949’da tekrar İstanbul Üniversitesi’ndeki kürsüsüne dönmüştür. Çeşitli Avrupa gezileri yapmıştır. Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, ispanya, İtalya’yı kapsayan altı aylık bir Avrupa gezisi (1953), Filmoloji Kongresi üyesi olarak üç hafta Paris (1955), Münih, 14. Müşterekler Kongresi (1957), bir yıllığına Fransa, İngiltere, İsviçre ve Portekiz (1959).
24 Ocak 1962’de kalp krizinden ölünceye kadar İstanbul Üniversitesi’ndeki görevini sürdürmüştür.
Yayım sırasına göre eserler: Tevfik Fikret Antolojisi (1937), Namık Kemal Antolojisi (1942), Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1942), Beş Şehir (1945), 19. Asır Türk Edebiyat Tarihi (1949), Huzur (1949), Yaz Yağmuru (1956), Şiirler (1961), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961), Yahya Kemal (1962), Sahnenin Dışındakiler (1973), Mahur Beste (1975) Aydaki Kadın (1987), İki Ateş Arasında (1999)
C-AHMETHAMDİ TANPINAR’IN
HALK EDEBİYATINA DAİR GÖRÜŞLERİ
Toplumun parçası olan fertlerin hayat görüşlerinin şekillenmesinde içtimai hayatın şartları kadar kişisel hayat macerasındaki değişikliklerde etkiler.
“1932’ye kadar çok cezri bir garpçı idim. 1932’den sonra bir müddet kendim için tefsir ettiğim bir şartta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyorum. “Beş şehir ve Huzur” bu terkibin araştırmalarıdır. Yazacağım öbür eserlerin terkibi budur.”
Bilindiği üzere Tanpınar 1923’den 1932’ye kadar görevi nedeniyle Anadolu’nun çeşitli illerinde bulunmuştur. Bu sayede Anadolu’ya ve Anadolu insanının düşünüş, yaşayış kısaca hayata tavrını, duruşunu yakından görmüştür. Kendisinin de belirttiği üzere yazarın değişen fikirleri tabi ki eserlerinde de yer alacaktır.
Tanpınar, edebiyat araştırıcılarının tasnifinde Cumhuriyet Dönemi yazarları içinde yer alır. Bu dönem Cumhuriyetin ilanı ile yeni bir devlet anlayışının getirilmesi, yapılan yeniliklerin geniş kitlelere kabul ettirilmesi gibi fikirleri barındırırken, halka yöneliş daha çok Milli Edebiyat Döneminde belirginleşmiş, ön plana çıkmıştır. Batıya yönelen zihniyet zirve noktasına geldiğinde tıpkı klasik edebiyatta olduğu gibi artık kendini yinelemeye başlamıştır. Tıkandığını fark eden zihni yapı, kendi geleneksel mayasına yönelmiştir. Milli Edebiyat Döneminden sonra Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’nda da meydana getirilen eserlerin arka fonunda geleneksel çizgi kendini devam ettirmiştir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, çok yoğun olmakla birlikte eserlerinde Anadolu’ya ve Anadolu insanının yaşam standartlarına dair semboller kullanmıştır. Bizim bir dönem, Tanzimat’la beraber Batı’ya yönelişimiz ve kendi kültürümüzdeki zenginliği fark edemeyişimizi şu sözlerle eleştirmektedir:
“Hakikat şu ki gerek içimizdeki ve gerek dışımızdaki her şey bizi onlara, bizi kendimize götürecek olan bu büyük yollara davet ediyor. Onlar bu büyük gölgeler insanlarımızın ve toprağımızın hakikatini benimsemişler, bize:
“Arı biziz bal bizdedir!”
diye haykırıyorlar; fakat biz henüz bu daveti layıkıyla işitemiyoruz. Milliyeti, milletin dışında, halkçılığı büyük garp matbaalarının seri malumatında aramakta devam ediyoruz.”
Tanpınar, halk edebiyatına dönüşü bir Rönesans olarak değerlendirir. Görevi sırasında Anadolu’ da bulunan Tanpınar, halk edebiyatını milletimizin gerçeği olarak nitelendirmektedir.
“Tanzimat’la garba yüzüne döndüren Türk Edebiyatı yeni bir kaynağa muhtaçtı… O halde bu Rönesans’ı nereden ve neye hangi mekteplere dayanarak yapacaktık? Elbetteki akla ilk gelen şey; o zamana kadar mevcudiyetine pek az ehemmiyet verdiğimiz folklor halk şairleri, halk masalları, destanlar velhasıl hasrımızın alt tabakası da uyuyan zenginlikler olacaktı.”
Böylesi bir hareket muvaffak olduğu takdirde yarım asra yakın zamandır edebiyat davalarımızın temelini yapan “kendimize dönüş” fikrini en sağlam suretle tatmin ederek ve realiteye bakış tarzını verecek olan milli bir romantizmi doğuracaktı, çünkü bütün bu Dede Korkut Masalları, bu Köroğlular Tahir ile Zühre’ler, Aslı ile Kerem’ler büyük Türk Destanının parçaları ve Anadolu fethinin kahramanlık hikayeleri ile beraber milletimizin bütün dış görünümlerinin altında samimiyetle, inançla yaşadığı bir hayatın mahsulüdürler ve muhtelif merhalelerinde milletimize ve hasrımıza ait bir çok realitelerle doludurlar ”
Ahmet Hamdi Tanpınar, halk edebiyatını, halkın doğal sürecinin sonucu olarak görmektedir ve özellikle “inançla yaşadığı” ifadesini kullanmıştır. Bir şeyin inanılarak yapılması yapılanın merkezine halkın kendi özünü koymasıdır. Bu da milli kimliktir. Oysa tanzimat “bir taklidin sonucudur. Her ne kadar Batı’ya aydınlarımız gitmiş ise de Batı’nın özünü algılayamamış, üstelik kendini de hakir görmüştür. Taklidi Tazminat Dönemini eleştirmektedir. Türk milletinin tarihi süreci üzerinde özellik durmuştur. Bu gün Türk kimliği o süreç içerisinde çizgisini tamamlayarak devam ede gelmektedir.
“Uçsuz bucaksız bir coğrafyanın birkaç medeniyet ve kültür tecrübesinin içinden kopup gelen Türk milletinin folkloru da, tarihi kadar zengindir. ”
“Bunu bugün elimizde bulunan metinlerden de takip edip, görmek mümkündür. Bu yazılan halk hikayeleri ve destanların incelenmesi sonucunda bile bu gerçeği rahatlıkla görebiliriz.” Bunu vurgulayan Tanpınar, gençlerinde elindeki madenden habersiz olduğunu ifade etmektedir.
“Bu hikayeler ve destanlar bize iki ayrı şeyi birden verebilir. Bir taraftan İslam-i kültürün tesiri altında olsa bile ta ilk anından itibaren Türk tarihinin içinde zincirlenen sürekliliği onlarda bulmak mümkündür. Bu itibarla ırkımızın ve milletimizin macerasını bu tepelerden görmek bizim için çok ehemmiyetlidir. Diğer taraftan da 1071’den sonra yeni açılan vatandaki inkişafı, zihniyet ve hayatı ayrılıklarıyla gösterirler. ”
Görüldüğü üzere tarihi sürecin tasnifinden halkın yaşadığı içtimai ve siyasi, coğrafi yapı dikkate alınmıştır. Diğer taraftan yeni nesil henüz maden olarak gördüğü Anadolu ve insanını fark edememiştir. Ama mutlaka keşfedecektir, kendinden, kendi kimliğinden kaçış söz konusu olamaz fakat bunun için zaman gerekmektedir.
“Gençler iki büyük maden buldular: Halkın dili ve halkın kendisi, fakat şiiri sanatın kendisini çok ihmal ediyorlar. Bir kısmı sanat için sadece hiddet ve istihzanın yahut mübhem veya cezri inanışların, sevgilerin veya inkarların kafi olduğuna inanıyor. Çoğu da kendi hayatlarında mahpus kalıyor. Bilmiyorum az kudretle, küçük dikkatlerle ne dereceye kadar büyük bir edebiyat yapılır. Şiirde, hikayede, romanda daha geniş mevzi çerçeveleri kırmış, insanın talihini daha büyük merhalelerinde arayan eserleri bir müddet daha bekleyeceğiz”
Anadolu insanının vücuda getirdiği eserlerin, muhteva ve şekil, form kısaca yapısı ile edebiyatın çizgisine dahil edilerek hem bakış açısı, hem de edebiyatın sınırları genişleyecektir. Tanpınar, daha önce ifade ettiğimiz kendini yineleyen, kısır döngüne giren Tanzimat edebiyatının ancak böyle döngüsünü değiştirebileceğini ifade etmektedir. Halk edebiyatına yöneliş sadece edebiyat tarihi açısından değil, milliyet ve cemiyet de varlılığı içinde gereklidir.
“Köy ve kültür meselesi mevzubahis olunca bir de ondan alacağımız şeyler vardır. Yanlış tefsirler ve liyakatsiz yollardan geldiği için uzun zaman farklılıklarımıza karşı yapma kaldık. Fakat şehirli oyun havalarının çemberinden çıkıp da halk kültürüne kavuştuğu zaman hakiki bir zenginliğe kavuşmuş gibi oldu. ”
“Kaderin ve zamanın karşısında ancak cemiyet ve onun tarihi varlığı olan milliyet durur. Fırtınaya karşı yaprak değil, kökünü toprağın derinliklerine salmış olan çınar dayanır. ”
Bizi ayakta tutan unsurlar halka ait unsurlarmış gibi verilenler değil, gerçek halk yaşamının unsurlarıdır. Bunlar tarihi süreçte savunan ve direnen unsurlarımız; bizi ayakta tutan ve yaşatan değerlerimiz olacaktır. Ne yazık ki aydınımız henüz halk edebiyatının ciddiyetini kavrayamamıştır. Bir an önce bunu fark etmelidir yoksa değerlerimiz kaybolma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
“Bazı törenlerde hemen her yıl aynı şeyleri tekrar etmekle kalıyoruz; musikicilerimizin henüz elde tam denecek bir plak koleksiyonu bile yoktur. Tamımı bildiğimiz ve dengesini anladığımız gün kültürümüze birkaç medeniyeti birden kavrayan bir derinlik verecek ve bize Anadolu’nun muammasını çözecek olan masallarımız, oyunlarımız, küçük hayat ihtiyaçlarımız şimdiki vaziyet ve şartlara göre sonucu gibi görünen saklayıcıları ile beraber kaybolmak tehlikesindedir. ”
Öte yandan halka dair bu anlatmalar, halk edebiyatı hikayeleri, sanat eserleri gelenekler vs hepsi toplumsal şuurun devamlılığının sonucudur. Yazar “insan ve cemiyet” başlıklı makalesinde “Tarihin mânâlandırdığı yer, bu hatıralarla topluluk şuurunun devam etmesidir. Tarih, sanat eserleri, gelenekler hepsi cemiyetin süreklilik şuurudur ” ifadesiyle halk edebiyatı ve diğer kültür unsurlarının cemiyet şuurundaki devamlılık ve pekiştirici rolü üzerinde durmaktadır.
Halkın bu eserler ile sofistike ürünler olan roman ve hikayelere de bakışı farklıdır. Tanpınar bunu çok iyi anlatan bir anısı şöyle anlatır:
“Halka çok zengin bir altın madenine gider gibi gitmeli. Fakat dünyanın en zengin altın madeninde bile şehir kuramazsınız. Geçen gün Battal Gazi’yi okuyan kapıcımla konuşuyordu.”Niye roman okumuyorsun?” dedim. “Roman yalan” dedi. “Bu tarih, benim hikaye yazdığımı biliyordu”. Sizi görüyorum masanızın başında bir şeyler yazıyorsunuz diye cevap verdi. “Ama benden başka türlü olanlar var dedim”. Yinede kafasından uydurmuyor mu?” dedi. Görüyorsunuz halk hikaye ve romanı kökünden reddediyor. O halde bizim halkçılık iddialarımızda kendi aramızda bir şey. Ne zaman halk bizi okur? Bize benzediği, makineye alıştığı gün, rençper amele olduğu ve kitaba kendiliğinden çıktığı zaman.”
Aydın ile halkın kopukluğuna dikkat çekmektedir. Yazılanları kendinden saymıyor hatta onları uyduruk, yazılan anlatmalar olarak değerlendirirken, kendi edebiyatına dair anlatılanları gerçeğin kendisi sanıyor. Çünkü roman, hikaye bize Tanzimat’la gelmiştir ki Tanzimat’la ülkemize gelen her yenilik ikiliğe sebep olmuştur. Alınan yeniliklerin toplumumuzun kültür yapısında eritilmesi gerekirken direkt olarak alınmış bu halk arasında yabancı görülmüştür. Yıllardır Türk halkının yaşayış çizgisi üstelik alınan kültürel unsurlar kendi içinde olgunlaşmadan farklı bir dönemece sokulmaya çalışılmıştır. Bu tarz kültürel gelişmeler Batı’da halktan yani tabandan yukarı, aydın kesime doğru bizde tam tersi olmuştur ve aydından halka doğru bir seyir izlemiştir. Bu da geniş kitlelerin tepkisine neden olmuştur. Kültür hayatımızda şehirde, saray çevresindeki yaşayış daima yeni etkilere açık olmuştur ki çünkü daha kırsal kesimdeki halk bu etkilenmelere kapalı kalmıştır. Dolayısıyla İran ve Fars edebiyatının etkisiyle yüksek zümre edebiyatı şekillenmeye başlarken, bu etkiler kapalı kırsal kesim yaşayışıyla beraber sanat anlayışını ve edebiyatını paralel devam ettirmiştir. Tanpınar, halk yaşayışı ile halk anlatıların örtüşen yanlarını şu ifadelerle anlatmaktadır:
“Bir Köroğlu hikayesi dinleyip veya okuyup da bir bu şaşırtıcı kahramanın ağzından konuşmayı istemeyecek kim vardır? Bütün Anadolu dağlarına, büyük geçitlerin üstüne sarkan kaya yığınlarına o sahiptir. Her ormanlık dağ silsilesinde bir Çamlıbel vardır ve birçok şehirlerin kapılarında ta o zamanlara kadar onur kır atının efsanevi nalı kararmış bir adalet güneşi gibi asılıydı. Divkari mızrağı halk arasında kendi kendisine ilhak edilen hakkın ölçüsü olmuştu. Kızılırmak, Battal Gazi’ye ithaf edilmiş gibidir.onun deli ve coşkun her aktığı yerde türkülere bir gazi hatırası siner. Çocukluğumda işittiğim bir Malatya türküsü, kır atla Fırat’a beraber ninni söylerken elbette bu iki efsaneyi birbirine karıştırıyordu. Çocukları onlarla korkutarak uyuturlar, yoksulları onlarla avuturlardı. Kerem, kurdu kuşu yalnızlığıma arkadaş yapan dövüş sılası ile aramızda yaşamıyor mu? Artık susmuş olan sazı, duvarının bir köşesine asılmış bir menzil kahvesine girip de onu hatırlamamak kabil midir? Her yol dönemecinde o bizi beklemez mi? Duman bürümüş dağ başlarında, büyük çığların kapattığı ıssız yollarda mazisinden küçük bir minare ile bir kervan saray yıkıntısında başka bir şeyi kalmayan eski zaman memurelerinin harabeleri karşısında hep o yok mudur? Süphan Dağı, Yıldız Dağı gibi hayalimizde efsanevi bir ata çehresi gibi uzak ve artık sönmüş yıldızların ışığında yıkanan adlar hep bu vecdi ideal yolcusunun hayaliyle beraber yaşamaz mı? Yırtık ve biçare heybetini sırtına vurmuş, büyük şaseden küçük dağ yoluna günümüzün önünde sapıveren her yorgun yolcuda Aşık Garip’ten bu talihsiz refah avcısından bir parça bir şey yok mudur? ”
Anadolu’nun coğrafyasını, iklimini, halkın yaşayış ve duyuş tarzını şairane bir dille bize aktaran Tanpınar’ın bu ifadelerinde duygusal bir yapı dikkat çekmektedir. Eserlerinde sembolik olarak halk edebiyatı unsurlarına yer veren Tanpınar, halka dair fikirlerini ve bakış açısını en açık şekilde Huzur romanının kahramanına söyletir.:
“Halk hayatın kendisidir. Hem manzarası, hem tek kaynağıdır. Halkı hem sever hem tadarım. Bazen bir fikir kadar güzel, bazen tabiat kadar haşindir. Orada her şey büyük ölçüdedir. Çok defa büyük denizler gibi susar, fakat konuşacağı ağzı bulunca da…”
Yine “Bir Resim sergisinde “isimli mahkemesinde” nerede ve hangi şartlar içinde olursa olsun, halkın hayatı daima neşelidir. Eğlenceli tarafı bulur. Hayatın yükünü sırtında taşıdığı için kendisini dinlendirmeyi de bilir. Sonra beraber kitle halinde yaşar. Son atı da böyledir ” halka dair görüş ve bakış açısını görmek mümkündür.
Tanpınar, Anadolu ile ilgili fikirlerini kendisinin de ifade ettiği üzere Anadolu görevi sırasında edinmiştir. Halkı ve halkın yaşayışını yolunda görmüştür. Milli Edebiyat dönemi ile birlikte aydınlar İstanbul’dan, masalarının başından ayrılıp Anadolu topraklarını yakından tanımışlardır. Kendine ve kültürüne ne kadar yabancı olduklarını fark edip, suni hayatlarının acı gerçekleriyle karşılaşmışlardır. Tanpınar’ın halk edebiyatına dair fikirlerinin Anadolu görevi sırasında olgunlaştığı kanısındayız.
Milli edebiyatın , devamı olan Cumhuriyet Edebiyatında da halka ait unsurlar eserlerde kendine yer edinmiştir. Tanpınar, Halk Edebiyatının fark edilmesinden yana olduğunu, bunun gerekliliğini zaman zaman dile getirmiştir.
Buradan hareketle Tanpınar’ın fikirleri çerçevesinde, eserlerindeki Halk Edebiyatı unsurlarını tespit etmeğe çalışacağız
I. BÖLÜM
I. I. AHMET HAMDİ TANPINAR’IN NESİRLERİNDE HALK EDEBİYATI
UNSURLARI
(I. I – I ) ROMANLARINDA HALK EDEBİYATI UNSURLARI
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaşam sürecini dikkate aldığımızda -edebi süreçte- Tanzimat Dönemini, Servet-i Fünun Dönemini ve Cumhuriyet Dönemini içine alan bir süreç karşımıza çıkar. Tarihi süreçteki gerek kültürel gerekse zihinsel değişikliklere tanık olduğu görülür. Bu nedenle romanın edebiyatımızdaki Tanzimat süreciyle başlayan ve Cumhuriyet sonrasına kadar işlevine deyinmenin yararları olacağı kanısındayız.
Bilindiği üzere Tanzimat hem edebi sahada hem de siyasi sahada toplumsal bir kırılmadır. Batıyı tanıyan aydın Batı’nın bilim ve tekniğinin yanı sıra yaşam tarzını da getirmeye kalkınca toplumda çatışmaya neden olmuştur. Batının yenileşme süreci vardır. Geçirdiği tarihsel aşamalar vardır. Bu bizde ihmal edilir ve farklı bir yapıya sahip toplumumuza empoze edilmeye başlayınca çatışmaya neden olur. Tarihi sürecin devamlılığında Servet-i Fünun ile batılı tekniğe ulaşır. Bu dönemin roman kahramanları batılı tiplerdir. (Onların)Geleneksel olanla, toplumla çatışması vardır. Buradan yazarın toplumu değiştirme çabasını görüyoruz. Bu süreçte romanın gerçeği yansıtmaktan uzak olduğunu fark ediyoruz. Tanzimat ile yönünü batıya çeviren Türk Edebiyatı aydınları tıpkı Divan Edebiyatında olduğu gibi bir kısır döngüye girmişlerdir. Artık Türk Edebiyatı kendine bir çıkış yolu bulmalıydı. Bu dönemde Avrupa’da Reform ve Rönesans hareketleri toplumların kendi kimliklerini ispatlama çabalarının göstergesiydi. Mehmet Emin Yurdakul ve Ziya Gökalp ile birlikte edebiyat kendi milletine yöneldi, aydınlar Anadolu’yu tanıma çabasına girdi. Dolayısıyla romanlardaki kahramanlarda bu sürecin aktarıcısı oldular. Bu dönemde Anadolu’nun çeşitli illerinde görev yapan Tanpınar’ da Anadolu’yu ve insanını tanıma fırsatı bulmuştur. 1923 Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte romanlardaki kahramanlar yeni Cumhuriyet nesli yetiştirmeye yönelik idealize tipler olmuştur. 1940 sonrası romanlara baktığımızda yeniden köke dönüş düşüncesi hakimdir. Batılaşma inkar edilmemekle birlikte onun özümsenmesi meselesi ağırlık kazanır.
Tarihsel süreci ana hatlarıyla verdik çünkü bizim için asli olan Halk Edebiyatı unsurlarının tespitidir. Buradan hareketle Tanpınar’ın Halk Edebiyatı unsurları açısından romanlarının değerlendirilmesi yapılacaktır.
A. Hamdi Tanpınar, romanın muhtevası ile ilgili eleştirisinde: “Müşterek vasıfları cemiyet ve hayatımızla, Türk insanı ve onun meseleleriyle olan alakasından gelen ve beraberinde taşıdığı hava ile birbirine en uzak numunelerinde bile bütünlük gösteren bir Türk romanı yoktur. ” ifadesiyle dönemin romanının toplumu anlatmaktan uzak olduğunu, bize ait özellikler taşımadığını belirtmektir.
Aydınımız ne yazık ki bizi ancak Milli Edebiyat ile tanımıştır. Öncesinde kendi gerçeğinde uzakta, yüzyıllarca toplumsal temelini oluşturan milli değerlerini görmemiştir. Tanpınar’ da bunu fark ederek fikirlerini dile getirmektedir. Sürekli ifade ettiği “Edebiyat havası” ile aydının bakış açısını anlatmaya çalışmıştır. “Bizde belki bir romanı yazmak için her şey vardır. Fakat romancıyı beslemek için bütün bir memleket hayatını birden kavrayan o elektrikli edebiyat havası yoktur ”
“Roman yazmak isteyen genç bir arkadaşım bir gün (Anadolu’ya köylerde dolaşmayı, köylü ve halk psikolojisini tetkik etmeyi) istediğini söyledi. Ne yapacaksınız diye sordum. (Roman yazacağım ve bu memleket halkını bu romanla konuşturacağım)… Dostum Anadolu’da uzun uzadıya dolaştı. Köylüyü gürdü, küçük kasabalı ile konuştu, notlar aldı, fotoğraflar çekti. Fakat romanda eser yoktu, sordum. Mübhem bir işaretle ve birkaç kelime ile bahsi kesti… Dostum Anadolu’da 3-5 halk masalı dinledi ve bir nevi etnografya tetkiki yaptı ve nihayet mevsime, iklime, tesadüf ettiği ruh haletlerine ve kendi halet-i ruhiyesine göre bir yığında kalbi hüküm peyda edip döndü ve roman kaldı… Dostum bu seyahat yerine kendini derinleştirseydi, kendi mütenakız hakikatlerini ortaya atsa idi, Türk romancılığı eminim ki, şayan-ı dikkat bir eser kazanacaktı ”
Aydın toplumun bir ferdi olarak toplumdaki yansımaları kendinde görebilmelidir. Tanpınar derinleştirilmesi ifadesiyle kendine yönelmeyi, kendini görebilmeyi kastetmektedir. Fert toplumsal yapıyı kendinde barındırır. O toplumun kristalize unsurlarını barındırır. Anadolu insanını, Anadolu’yu anlatmak için önce aydın kendine yönelmektedir. Halk ve Anadolu kendisinden farklı ve yabancı değildir. Görüldüğü üzere Tanpınar, roman ve halk edebiyatı unsurları ile ilgili değerlendirmelerinde daima aydının kendinden hareket ederek topluma ulaşmasını ve eserlerinde Anadolu insanına ve yaşayışına yer vermesini hedeflemesini istemektedir.
(I. I. I. II.) MUHTEVADA HALK EDEBİYATI UNSURLARININ TESBİTİ
- MİTOLOJİK UNSURLAR-
A. Hamdi Tanpınar’ın romanlarındaki mitolojik unsurların tespitine geçmeden önce mitolojinin yada mitin ne olduğu hakkında bilgi verilmesinin daha doğru olduğu kanısındayız ki böylece aranan unsurların anlaşılması daha kolay olacaktır.
“Mit, kutsal bir öyküyü anlatır, en eski zaman da “başlangıçtaki” masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır. Bir başka değişle mit, doğa üstü varlıkların başarıları sayesinde, ister eskizsiz olarak bütün gerçeklik yani kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası olsun bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini anlatır. ”
İlkel insan yaşadığı süreçte çevresindeki olup bitenlere elbette duyarsız kalamazdı. Kendisine göre değişiklikleri yorumlamaya, sorgulamaya başlamıştır ve “neden-nasıl” gibi sorulara cevap aramıştır. Cevaplandıramadığı soruları daha çok kendisinin üstündeki kutsal güçlerle açıklamaya çalışmıştır.
“Mit asla bilimsel ilgiyi doyurmaya yönelik bir açıklama değil, toplumsal gereksinimlere ve isteklere dayalı, dahası pratik gereksinimlere yardım eden, dinsel gereksinimleri ve ahlaksal özlemleri derinden doyurmaya yönelik eski bir gerçeğin yeniden anlatılmasını oluşturuyor. İlkel uygarlıkta mit kaçınılmaz bir işlevi yerine getiriyor: inançları yükseltiyor, bir düzene koyuyor, dile getiriyor. Ahlakı koruyor ve kayırıyor. Ayinin etkinliğini güvence altına alıyor ve insanın davranışı için pratik kurallar içeriyor. Demek ki mit, insan uygarlığı için yaşamsal bir katkı maddesini oluşturuyor. ”
Bu tanımlamalardan hareketle mit, nesnel dünyaya ait bilginin zıddıdır. Eski Latince’den dilimize geçmiş ve hayal, uydurma söz anlamına gelmektedir. İlk dönemden itibaren başlayan o sislilerin içinde değişmeyen değerler vardır. Fiziki yapı itibariyle zorunlu ihtiyaçlar vardır (ateş, barınma, su, yiyecek vs.). bütün bunlar dünyanın her yerinde geçerlidir. Öyleyse ilk insan bu ihtiyaçlarını gidermeye çalışacaktır. Hem çevresine uyum sağlayacak hem de bu ihtiyaçlarını giderecektir. Çevresinde gördükleriyle zihnindekileri bir bütünlük içine koyacaktır. Yani hayal ettiklerini çevresindekilerle bütünleştirerek canlandıracaktır. İnsan beynindeki bu yapı vazgeçilmez bir yapıdır. Evrensel ve kültüreldir. Sosyo-kültürel yapı insanın en temel ihtiyaçlarından doğar. Bu en temel ihtiyaç zihni yapıyı, inancını oluşturacaktır. Bu inanç her şeyin ilkidir. Daha sonraki gelişim sürecinde bunların izleri devam edecektir.
“Mitler ele aldıkları konular bakımından kendi işlerinde çeşitli kollara ayrılmaktadırlar. Bazı mitler insanın ve dünyanın geleceğini (tufan, kıyamet) konu edindiklerinden dolayı “eskatoloji”, başlığı altında toplanırken, evrenin nasıl oluştuğunu anlatanlar “kozmogoni” tanrıların nerden geldiğini anlatanlar “teogoni”, insanların nerden geldiklerini yada nasıl oluştuklarını anlatanlar da “antropogoni” başlığı altında toplanmaktadırlar. Samuel Henry Hooke, “mit” yada “mitos”ları şu şekilde sınıflandırmaya tabii tutmuştur: “Rituel mitosları”, “orijin mitosları”, “Kült mitosları”, “Prestij mitosları”, “Eskatologya mitosları”
A. Hamdi Tanpınar’ın, romanlarında mitolojik unsurları yoğun olarak kullandığından söz edemeyiz. Mitolojik unsurlara daha çok hikayelerinde yer verilmiştir. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere mitler daha çok yaradılış öyküsü ile ilgilidir. Bundan yana dini yanı daha çoktur. Tanpınar’ın eserlerindeki mitolojik unsurların tasniflenmesin de Malinowski’nin mitlerin oluşumu ile ilgili din-mit, doğa-mit, tarih-mit, psikoloji-mit ilişkisini dikkate alarak tasnifleme yoluna gidilmiştir. En yaygın olanının din-mit ilişkisi olduğunu daha önce belirtmiştik. Tanpınar’ın romanlarında en yaygın kullanım da bu ilişki üzerinedir.
İlk insanın yaratılışı daima insanların “nasıl?” sorusunu sormalarına ve bununla ilgili cevap arayışlarına itmiştir. Adem-Havva sadece bizim mitolojimizde değil, tüm dünya mitolojilerinde yer alan bir motiftir. İnsanların nereden geldiklerine dair bilgiyi veren mitolojik anlatı “antropogoni” idi. Tanpınar’ın antropogoniye dair inanışı romanında kullanarak somutlaştırma yapmıştır. “Sahnenin Dışındakiler” romanında, kahramanlarından Kudret Bey’in yalnızlığı tasvir ederken, onu okuyucunun gözünde daha dramatize hale getirmek için insanın ilk yaradılış hikayesinden faydalanmıştır.
“Bütün imkanlarını kapatmış bir dünyada tek başına henüz kaburgalarından Havva’sını çekmemiş bir Adem çaresizliği içinde bir müddet çırpındı. ”
İlk insanın yaradılışına dair yaygın olan inanış, Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması vardır. Soyut bir anlatımın, herkesçe bilinen bir somutlaştırma ile aktarımı sayesinde okuyanın zihninde tam olarak canlandırmak istemiştir. Diğer yandan bizde var olan mitik bilgiyi harekete geçirmiştir.
Başlangıçtan itibaren soruların neticesinde iki yapı ortaya çıkmıştır. İyi ve kötü insanlar kendilerine zarar geldiğinde bunu kötü güçlerin gücü ve çabası olarak, mutlu olduklarında iyi güçlerin gücü ve çabası olarak değerlendirmişlerdir. Bütün toplumların mitik düşünce sisteminde şeytan-Tanrı ikilisi vardır. Yaradılış kozmogonilerine baktığımızda bu düalist yapıyı görürüz. “Sahnenin Dışındakiler” romanında bu yapı işlenmiştir ki Tanpınar bu inanışın kristalize bir zihni yapı olduğunu da vurgulamaktadır.
“… Gürcü Yahudi’si ile o zamanlar sık sık gittiğimiz ikbal kıraathanesinde konuşurduk. Halinden şikayet etmez, ne servetinden, ne de yokluğundan bahsederdi. O zamanlar fakirden fukaradan bahsedince:
- Fakir, şeytandır der, zenginin de Allah olduğunu söylerdi. Senelerden sonra rast galipte gerek oğullarının, gerek kendisinin servetinden bahsedince, yine aynı cevapları sadece iki haddi yer değiştirmiş olarak dinledim. Bana evvela:
- Zengin Allah’tır dedi. Ben:
- Ama, zengin fakir insanlarda var! Deyince:
- Fakir şeytandır, cevabını verdi. Fakat onda sadece bu cevaplar değildi. Birkaç milyon servetine rağmen yaşayış şekli ve kıyafeti de değişmedi ”
Buradan mitik dönemden itibaren zihni yapıdaki inanışlar zamansal süreçte değişmeden kristalize olmuş olarak kültürel devamlılıkta varlığını korumaktadır yargısına varabiliriz. Şeytan, zihni yapıda daima olumsuz bir olgudur. Olumsuz olan kaybeder. Roman kahramanı fakir olarak nitelendiriliyor ki fakir hayatta genellikle huzuru olmayan sıkıntı içindeki insandır ve şeytan olarak isimlendirilmesi ise cezalandırılmış olarak görmesidir ki Şeytan’da Tanrı tarafından cezalandırılır. İnanç yapısında bir önceki motifteki Adem’e secde emrini yerine getirmediği için cennetten kovulur. Yaradılış kozmogonilerinde de başlangıçta Tanrı Ülgen ile eşit konumdayken ihanetinden dolayı cezalandırılır*. Yani kötü her zaman kaybeder ve cezalandırılır. Tanpınar’da dikkat çeken Gürcü Yahudi’sinin bu inanışa sahip olmasıdır. Yazar evrenselliği yakalamak adına somutlaşmasın da bu inanışı bir Yahudi’ye mal etmiştir.kahramanının dünyaya bakışını bir cümle ile ifade etmiştir, ardından da onun dış görünüşünü tasvir etmiştir. Değişmezlik vurgulanmak istemiştir. Tanpınar, bunu en iyi anlatmak için bu konuda asla ikiliğe düşülmeyecek bir konu ile somutlaştırma yapmıştır.
Sadece geçmişin, ilk dönemin sorularını değil, geleceğe dairde bilgi veren mit, bu konu ile ilgili anlatmalara “Eskatoloji” adını vermiştir. Dünyanın ve insanın ilk yaratılışı kadar bu düzenin sorununun yada geleceğinin nasıl olacağına dair sorularda insan zihninin en çok meşgul olduğu sorular arasındadır. Dünyanın sonuna gelindiğinde nasıl anlaşılacağına dair pek çok kehanetler sıralanmıştır. Kıyamet alametleri olarak bunlar sıralanmıştır. Pek çok dinde bahsedildiği üzere dünyanın sonu birden bire olmayacak, bir takım alametler sonrasında olacaktır ki sıralananlar arasında dünyaya gelecek olan “doğru yolu tutan” anlamına gelen Mehdi bunlardan biridir. Tanpınar’ da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bu konuya yer vermiştir.
“Seyit Lütfullah son zamanlarda Yemiş iskelesi tarafında küçük bir camide haftanın muayyen günleri de vaaz etmeğe başlamıştı. İşte bu vaazlardan birinde adamcağız birden bire o zamana kadar herkesten gizlediği mühim bir hakikati açıklamak ihtiyacını duymuştu. Ortalığın gittikçe karıştığını İslam alemini tehdit eden maddi ve manevi tehlikeleri iyice sayıp döktükten sonra bu işlerin böyle gidemeyeceğini, bunlara son verecek Mehdi’nin gelmesi yaklaştığını söylemiş ve vaazın nihayetinde son müjdeyi de verecek, “o Mehdi benim!” demişti. “O Mehdi benim, fakat daha huruç etmedim. Fakat yakında edeceğim. O zaman hepiniz etrafımda olacaksınız… ”
Toplumun zihni yapısında geleceğe dair inanışı romanında işleyerek, toplumsal yapıyı vermenin yanında kristalize yapıyı da sunmaktadır. Toplumsal inanış ve bakış açısı açıkça Seyit Lütfullah Efendi ile verilmektedir. “Mehdi; Şiilerin itikadına göre yaşamakta olup kıyameti beklemektedir; sahip-üz-zaman*” tanımlamadan hareketle genel yapı itibariyle dinlerde dünyanın bozulması ile ilgili inanışlar mevcuttur ki bunun ismi değişmekle birlikte kurtarıcı olan kristalize unsur devamlılığını sürdürmektedir. Bir başka inanış ahret inancıdır. Dünyanın düzeninin bozulmasından sonra hayatın başka bir zaman ve mekanda devamlılığı inancı vardır ki başlangıçtaki düalist yapı sonda vardır; Cennet ve Cehennem inancı. Yine iyilere ödül olarak bir takım sıfatlarının bilindiği cennet ve kötülerin arındırıcısı olarak da cehennem vardır. Ahrete dair bilgiler insanlara daha çok dini kitaplar vasıtası ile gelmektedir. İncil, Tevrat, Zebur ve Kuran-ı Kerim’de ahrete dair bilgiler mevcuttur. Ahret inancına sadece din-mit ilişkisi açısından değil, psikoloji-mit açısından da bakabiliriz. Kişiler dünya da uğradıkları haksızlıklara cevap olarak ahreti gösterir. Kişi gücünün yetmediği yerde daha adaletli bir zaman ve mekana bırakır ki psikolojik rahatlık sağlar. Sağlıklı bir toplumsal psikolojiye ulaşır. “Sahnenin Dışındakiler” romanında roman kahramanlarından Şerife Hanım, yine roman kahramanlarından Ali Bey’in bir Rum kızını sevdiğine dair dedikodusuna Behçet Bey’in cevabı cennet ve cehennem kavramları üzerine inanış dile getirmektedir.
“- Hayır, kafirden kafire de fark vardır. Cehennem kat kat, kısım kısım! Elbette yeri yerleri vardır. ”
Toplumlar mensubu bulundukları dinlerin inançları çerçevesinde dünyanın bozulacağına dair ve ahret inancına dair kristalize yapılara sahiptirler. Tanpınar, bunları kullanarak romanlarında bize ait düşünceleri, kristalize yapıyı sunmaktadır. Tanpınar, kahramanlarının bakış açılarının yansımasında mitik unsurları kullanmanın yanı sıra onların tasvirinde de mitolojik yaratılış özelliklerinden faydalanmaktadır. Malinowski’nin doğa-mit ilişkilendirilmesine alabileceğimiz birkaç örnek de şudur:
“… Kudret Bey ortada kaybolmuş, yerine aynı kafa hacminde birbirine ebediyen yabancı çizgileri mücadele halinde iki ayrı yüz taşıyan bir insan, bir nevi mitolojik mahluk geçmişti. ”
Kahramanın zihni yapısının sunulmasında mitolojik bir yaratık ile somutlaştırma yapılmıştır. Kahramanın zihni ikilik, yaşamasını anlatması açısından bilinen bir motif, ejder motifini kullanmıştır. İlk dönem insanının daima mücadelesi doğayla olmuştur. Gücünün yetmediği varlıklara bir takım isimlendirmelerde bulunulmuştur ve bunlarla ilgili inanışlar ortaya konmuştur. Bunlardan biri ejder veya ejderhadır. “Ejderha, büyük yılandır. Bir inanana göre yılan kendi eceliyle ölmez, mutlaka başka biri tarafından öldürülmüş 100 yıl yaşayan yılanlar ejderha olurmuş. Yılan ejderhaya dönüşünce ağzından ateş saçar, nefesiyle diğer varlıkları sömürüp yutarmış. Melekler onu Kaf Dağının ardına atmışlar. Bu hayvanın başı çoğalır ve ayakları çıkarmış.*” Bütün toplumlardaki kristalize motif, yapı kullanılarak okuyucuyla daha rahat iletişim amaçlanmıştır.
Malinowski’nin psikoloji-mit ilişkisini en iyi ortaya koyan örneklemelerden birini İnci Engü’nün hanımefendi tespit etmiştir. “Huzur” romanındaki şu ifadelere yer vermiştik:
“Boğaz her türlü güzelliği kendisinde toplayan bir mekandır. Onu her şahıs kendi kültür, anlayış ve kavrayışına göre başka açıdan sever. Romanda beni en çok etkileyen olay, romatizma olduğu için artık denize çıkması yasaklanan balıkçının boynuna taş bağlayarak kendisini boğazın sularına atıp öldürmesidir. Burada sevdiğinden ayrı kalmaya tahammül edemeyen ve ölümü göze alan eşikte yaşamaya dayanamayan cahil ama sevdiğini sonuna kadar sevmesini bilen bir halk adamı söz konusudur. ”
Mitolojinin temeline baktığımızda insanın çevresindekileri anlayarak ve algılayarak kendini rahatlama çabası vardır. Sorularına bulduğu her cevap iç huzurunu ona biraz daha fazla sağlayacaktır.
Tanzimat’la birlikte Batı’ya yönelen aydınımız sadece bizim mitolojik unsur surlarımızı değil, uyuyan mitolojisinin unsurlarına da eserlerinde işlemişlerdir. Batının temeli bilindiği üzere eski Yunan ve Katin’ e dayanmaktadır. Aydınımız daha çok Yunan Mitolojisi unsurlarını işlemiştir. Tanpınar, Yunan mitolojik unsurları ile hem kahramanlarının entelektüel seviyesini vermiş hem de okuyucuya bu milletin mitolojisinden haberdar etmiştir.
“- Hayır, hayır, dedim. Beni kandırıyorsunuz. Ben sarhoşum, deminde denizin dibinde Andronikos Kayserin hazinelerini gördüm. Bana bir şey oldu. Bırakın evime gideyim…”
“… Rahmetli Nuri Efendi onun için bunlara ustadan ustaya mektup derdi. Mesela sizin saatin iç kapağının altındaki gibi. Hani o tulgolı kadınla, onun elini omzuna koyduğu acayip, insan azmanı herif… Bu saatin bir eşini Nuri Efendi’de görmüştüm.
Halit Ayarcı izah etti: - Atena ile Herkül’ den bahsediyoruz… ”
Tanpınar, romanlarında toplumun ilk dönemlerine ait mitik, kristalize olmuş zihni yapıya dair inanış, anlatma ve etkilenmelere yer vermiştir. Bunlardan kahramanlarının soyut yapılarını somutlaştırmada, entelektüel yapıyı vermede ve okuyucuya sunulan seviyenin yüksekliğinin vurgulanmasında faydalanmıştır. Zihni yapıda ki kristalize unsurları kullanarak tarihi süreçteki devamlılığı eserlerinde muhafaza etmiştir.
- HALK TÜRLERİ ve İLAHİLER-
Halk edebiyatı unsurlarından “Türkü, türlü ezgilerle söylenen bir anonim halk şiiri nazım biçimidir. ” Başka bir ifadeyle halkın duygu ve düşüncelerinin, heyecanlarının, zihinsel ve duygusal yapısının dışlamış şeklidir. Söyleyeni belli olan sofistike türkülerde vardır.
“Pertev Naili Boratav, biçimi ne olursa olsun bir türküyü belirleyen her şeyden önce ezgidir ” der. Yazılı metinlerde ne yazık ki ezgiyi tespit mümkün değildir. B,ilinen türküler için ezgininde belirlenmesi kolay iken bilinmeyen türkülerde ne yazık ki bu mümkün olmamaktadır. Halk türküleri daha çok günlük yaşayışa ilişkin ifadeleri kapsarken ilahiler dini nitelikli bilgilenmelerin ifadesidir.
A.Hamdi Tanpınar, Halk türkülerine ve ilahilere eserlerinde yer vermiştir. Özellikle Anadolu görevinde insanımızı tanıma fırsatı bulmuştur. Romanlarında kahramanlarının bizzat halk türküleri ve ilahilerle ilgili-aslında kendi düşünceleri olan fikirlerini dile getirmesi olarak da faydalanmıştır. Halk türkülerine en çok Huzur romanında yer vermiştir. Roman kahramanlarından Mümtaz’ın dinlediği bir türkü ve sonundaki psikolojik etkilerini vurgulamaktadır.
“Akşam oldu mu pencerenin yanına otururdu. Kaç gündür sokakta küçük bir çocuk peyda olmuştu. Her akşam elinde boş bir şişe veya bir kap, evlerinin önünden türkü söyleyerek geçerdi. Mümtaz daha sokağın başında iken onun sesini tanırdı:
Akşam oldu yakamadım gazımı,
Kadir Mevla’m böyle yazmış yazımı,
Doya doya sevemedim kuzumu,
Ben ölürsem yavrum seni döverler.
Mümtaz, annesinin her başını kaldırdıkça üstüne dikilmiş bakışlarından bu türkünün güftesine benzer bir mana olduğunu zannederek içi sızlardı. Bununla beraber onu dinlemekten de vazgeçmezdi. Çocuğun sesi güzel ve gürdü. Fakat henüz çok küçük, onun için tam nağmenin ortasında ağlayışa benzeyen garip yırtılışları olurdu.
Evlerinin biraz ilerisinde, aşağıya doğru giden sokağın tam başında türkü değişirdi. Ses birden bire yükselir, aydınlanırdı. O kadar ki, evlerin duvarlarında, yolun üstünde hatta havaya çarptıkça sanki çok parlak akislerle kırılırdı:
Şu İzmir’in minaresi sedeften, Annam sedeften
Sen doldur ben içeyim kadehten, aman kadehten…
Mümtaz, bu ikinci türkü ile küçücük ömrünün henüz manasını dahi kavramadığı kederlerin içinden çıkar, birden bire çok ışıklı, taptaze: fakat bununla beraber yine hasret ve ızdırap dolu başka bir dünyaya girerdi. ”
Türküler özellikle Anadolu insanının acılarını, sevgilerini, hayata bakışını verir. Tanpınar, mümtaz’ın gözünden bir çocuğun sadece psikolojik yanını değil, söylemiş olduğu türkü ile onun sosyo-kültürel ve ekonomik yanını da yansıtmaktadır. İçinde bulunduğu şartlar, hayata bakışını etkilemiş ve bunun dışa vurumu olarak da türkü türünü tercih etmiştir. Çocuğun söylediği türkü hem söyleyenin içindeki zihinsel ve duygusal yanı vermekle hem de Mümtaz’ın dinleyici olarak duygusal değişikliğe uğramasına sebep olmaktadır. Duyguları değişen çocuğun ifadesi, tonlaması değişmiş ve farklı bir türkünün söylenmesine geçmiştir. Buradan her türkünün duygusal bir anlam bağının olduğunu çıkarmasının yanlış olmayacağı kanaatindeyiz.
“… Fokstrot boşanmış zembereğin bir hırıltısı içinde kayboldu, hemen yerini insanın ancak böyle bir tesadüfle karşılaşacağı cinsten eski bir türkü adı. “Çamlıca Bağları…” Mümtaz, Memo’yu tanıdı. Abdülhamit devrinin son günlerinin bütün hüznü Haliç’te boğulan bu Harbiyeli’nin hatırasında yaşıyordu. ”
Elbette merkezinde insan bulunan üretim, hayatında kendisi olacaktır ki burada türküyle birlikte onun hikayesi de yer almıştır. Hemen hepsinin olmasa bile pek çok türkünün bir hikayesi vardır. Onu üreten insanın hikayesidir. Fertten hareketle toplumun, bir milletin ürünüdür. Yine roman kahramanı Mümtaz vasıtası ile bu özellik yansımıştır.
“Gide gide iki duvar arası,
Kimi kurşun, kimi bıçak yarası…
Mümtaz bu türküyü tanıyordu. Geçen büyük harpte babasıyla Konya’da iken akşamları uğradıkları istasyonda, nakliyat katarlarında sevk dilen askerler, sabaha doğru araba ile şehre sebze taşıyanlar hep bunu söylerlerdi. Yanık bir bestesi vardı. Ona göre geçen harpte Anadolu’nun bütün dramı bu türküdeydi. ”
Tanpınar roman kahramanı aracılığıyla türküye dair fikirlerini de dile getirmiştir.
“… Ta cetlerimizden beri gelen ve terbiyesi en tene bağlı türkülerimizde bile hiç olmazsa kanlı bir şehvet rüyası halinde tekrarlanan sevme tarzı, sevgilide bütün kanatın toplanmasını isterdi. İstanbul’un, Konya’nın, Bursa’nın, Kırşehir’in evliyalarıyla, halk türkülerinin anlattığı efe, dadaş aşkları, çocukluğumda kulak verdiğim zamanlar unutulmuş senelerin içinden gelen bütün o gür, hasretle arzuyla kendisini tüketme ihtiyacıyla dolu nağmelerin, Bingöl ve Urfa ağızlarının Trabzon ve Rumeli türkülerinin kanlı ve bıçaklı maceraları bu sevme tarzında birleşiyorlardı. ”
Bu ifadelerde doğrudan Anadolu insanını görmekteyiz. Onun sevgisini roman kahramanı Mümtaz, tarzı olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın fikirleri olarak görüyoruz. Gerçek huzur romanında gerekse diğer romanlarında kahramanların yaratıcısı Tanpınar folklor ürünü olan türkülere dair destekleyici ve benimseyici tavrını ortaya koymaktadır.
“ – Sabahtan beri neyi münakaşa ediyordun?
- Sabahleyin Hekim Ali Paşa camii tarafında idim. Kız çocukları türkü ile oyun oynuyorlardı. Ta fetihten beri belki bu türküler vardı. Ve kız çocukları onları söyleyerek oynuyorlardı. İşte bu türkülerin devam etmesini istiyorum. ”
Tanpınar, türküye muhteva olarak farklı bir anlam yüklemiş, onun türkü anlamını vatan, bağımsızlık, millilik unsurları ile derinleştirmiştir. Türküler milli kaynaklı unsurlardır. Bir milletin kimliğidir. Roman kahramanı Mümtaz, arkadaşları ile savaş ve toplumun geleceğine dair konuşurken “fatihten bu yana” olan türkülerin devamlılığını istediğini belirterek toplumsal kimliğin dündeki mücadelesini verdiğini, bugün kazandığı bağımsızlığını devam ettirmesini istiyor ve bunu türkülerde sembolleştirerek ifade ediyor. Türküler bizi biz yapan değerlerin somutlaşmışlığıdır. Huzur romanında Mümtaz’ın arkadaş grubunda folklor yönü ağır basan Orhan ve Nuri vardır.
“Orhan’la bu kafilenin folklor tarafıydı. Ne kadar çok türkü bilirlerdi.
Ve gece İhsan’ın düşüncesiyle yepyeni bir istikamet aldı. Orhan’la Nuri ilk önce Tamburacı Osman Pehlivan’ın yaydığı o güzel Rumeli türküsünü söylediler. Sesi, dik ve heybetliydi…
Bulut gelir pare pare
Dördü aktır, dördü kare
Sen açtık kalbime yare
Yağma yağmur, esme deli rüzgar
Yarim yoldadır!
Mümtaz halk havalarının kendine has, elle tutulur ıstırabını bir devaya kavuşmuş gibi dinledi. Sanki birden bire sert ve diriltici rüzgara, yenilmesi behemehal lazım güçlüklere hayatın kendisine çıkmıştılar.
Bulut gelir yer yaş olur
İçer bade sarhoş olur
Yar kokusu bir hoş olur.
Mümtaz bu derin ve çıldırtıcı hasretin kendi ıstırabından çok ayrı bir şey olduğunu anlıyordu. O bir asap bozukluğunun değişmiş şekli değil, sıcak ekmek gibi hayatın kendisi ile dolu, onu yapan bir şeydi.
Bulut gelir seher ile
Çiçek açmış bahar ile
Herkes kavuşmuş yar ile
…Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız. Biz bu türkülerin milliyetiyiz. ”
Türkülerdeki tecrübe, acı, ızdırap kısacası duyguların terennümü bir kişinin değil, bütün medeniyetindir. Daha önce belirttiğimiz gibi anonim bir duygusal üretim olan türkülerde bütün bir toplumun, milletin kimliğini bulmak mümkündür. Kolektif bir duygunun, düşüncenin dışlaşmasıdır ki Tanpınar, geniş bir türkü repertuarı olan kahramanları özellikle koymuştur. Aktarımda fertten topluma gitme vardır. Roman kahramanı İhsan’ın mutluluğu, hayata ve halka yaklaşma olarak tarifi dikkat çekicidir. Dönem aydınları ki romanın ilk basımı 1946’dır, yani Cumhuriyet sonraki dönem, Milli Edebiyatla halka yönelimin devamı söz konusudur. Kendi kabuğunda yaşayan aydın, Anadolu realitesi ve insanı ile karşılaşmıştır. Ancak, bunun keşfi ve sindirilmesi kısaca gerçeğin kavranması ile mutluluğun bulunabileceğini İhsan aracılığı ile aktarmaktadır. Bu anlamda tarihsel realite ile paralellik arz eden yaşamın bir parçası olan türküleri sözlü tarihin belgesel öğelerinden biri olarak sayabiliriz, kanaatindeyim.
Türkü, duyguların ezgisel anlatımı olarak her insanın aktarım vasıtalarından biridir. Anonim bir türküyü söylemek için ille de eğitimini almak gibi bir şart getirilmez ve bu ancak işin ticari icrasında söz konusu olabilir. Bu işi meslek edinenler için geçerli olabilir. İçinde bulunduğumuz psikolojik ve sosyal kanuna göre bizim duygularımıza tercüman olan türküyü her yerde söyleyebiliriz. Tanpınar’ın roman kahramanları da kendi içsel veya dışsal yanlarının aktarımında türkü türüne başvurarak, okuyucuya kendilerini ifade etmektedirler.
“Kapıcının büyük oğlu bahçede sıtmalı sesiyle her zamanki şarkısını söylüyordu:
Erzincan’ı sel aldı da,
Bir yar sevdim el aldı… ”
“Sahnenin Dışındakiler” romanında, roman kahramanlarının anlatılarında Mekke kadısının seyisi ile ilgili tasvirde de türkü unsuru işlenmiştir.
“… Bu Anadolu çocuğunun yanık yanık türküler söyleyerek atlarını yıkamasına bayılırdım. ”
Anadolu insanının ağzında sözden ziyade türkü vardır. Toplumun yapısına baktığımızda hep mücadele içinde olmuş ki toplumsal yapıda dış düşmanlarla mücadelenin sukut bulunduğu noktada iç düşmanı olan nefisle mücadelesi başlamıştır. Yukarıdaki iki örnekte yanık daha çok acıyı anlatan türküler vardır. Genel itibariyle aileye meyilli toplum-ki arabesk bir yapıdan söz edilebilir- karşımıza çıkmaktadır. Bu mücadele hiç bitmemiştir. İçin dinginliğinde dışın sosyal, ekonomik, kültürel mücadele başlamıştır. Dolayısıyla dudaklardan hep acıya dair terennümler dökülmüştür. Zaman zaman toplum tarafından kolektif duyguya hitap eden türküler ön plana çıkarak popülarite içinde yerini almıştır. Bunun en iyi örneği “Saatleri Ayarlama Enstitüsünde” ki saate dair anlatımda görmekteyiz.
“…Hususi zembereği kurulunca saat başlarında o zamanın çok moda olan bir türküsü çalardı. ”
“… Bir radyo açıldı ve birden bire Mustafa Çavuş’un türküsü bu kış gecesi sokağı kapladı. “Şahane gözler şahane…” Mümtaz’ın içi burkuldu. Bu Nuran’ın en sevdiği şarkılardan biriydi. “
Dönem dönem türküler duygusal yoğunluk çerçevesinde ön plana çıkmış ve o dönem içinde fazla dinlemiştir. Türkülerimizde, elbette yalnızca hüzünlerin aktarımı yoktur, neşe ve eğlencenin aktarımı da vardır,
“Bir gün evlerinin bahçesinde Sabiha babasının içkiye düşkünlüğünü anlatıyordu: “fena olmuyor, biliyor musun Cemal! Kafasında kurduğu bir şey yoksa, hiç olmazsa neşeleniyor. Hele tadını kaçırmazsa! O zaman türkü söylüyor. Eski Rumeli türküleri, Anadolu türküleri …” Süleyman Bey’in bu halk türkülerini mahallece hepimiz bilirdik! Onun sesi duyulunca penceresi açılmayan ev yoktu. Bunlar şehirli hayatının en küçük yarı şaka, yarı olay ve hissilik dolu, bir Hüseyin Rahmi romanının sesle illüstrasyonuna benzeyen moda şarkılardan ayrı şeylerdi. ”
Neşe ve eğlencenin vazgeçilmez ezgileridir, türküler ki olumsuz olanların yanında olumlu duyguların anlatımını içine alır. Diğer yandan türküler, gelip geçici, modasal aktarımlar değildir. Uzun bir tarihsel yaşam sürecinde kolektif oluşturulmuş duyguların aktarımıdır, bundan dolayı da uzun yıllar halk tarafından dile getirilir ve moda dayanağı bulunmayan, samimi olmayan aktarımlar gibi gelip geçicilik ihtiva etmezler.
“Nuran, üstündeki elbiselerin malı olan halk türküleri söyledi. İkisi de Kaznaoğlu’nu çok seviyorlardı. Fakat Nuran asıl Kütahya türkülerini bilmediğine üzülüyordu. ”
“Cemal, ben nasıl bir insanı sevebilirim? Yani senin dediğin gibi sevmek! Babamın söylediği o hapishane türküleri var ya! Yahut oyun havaları… İşte onların insanını severim. ”
Tanpınar, türkü gibi anlatan ve türkü kültürünü bilen kahramanları yaratmıştır. Onlarda hayata bakışlarını türkülerle somutlaştırmışlar, zihinsel yapının açığa çıkmasında Türkü birikiminden faydalanmışlardır.
“Bu işi yaptıktan sonra çıkar Hünkartepe’ de serin rüzgarda: “Gemilerde talim var!” türküsünü söylerim… Niçin başka türkü değil? Onu da bilmiyorum. ”
Roman kahramanı Hayri İrdal’in içindeki duyguların açıkça vurumunun ifadesi olarak türkü seçilmiştir. Aslında türküler iç dünyamızın kamufle etmeden, öylece açığa çıkan tarafıdır. Bundan dolayı samimi niyetlerin diğer ifadeyle gerçek duyguların aktarımıdır. Roman kahramanı da sevmediği kişiyi toprağa gömdükten sonra içinin mutluluğunu ifade olarak türküyü söylemektedir. Roman kahramanı kendi kendine niçin bu türküyü söylediğine kendiside cevap veremez çünkü iç benliğin baskısızca dışa vurumu vardır. Aynı roman kahramanının “Zehra ile çocuk türküleri söylesem ” ifadesi özleminin ne derece olduğunu bize gösterir.
Şüphesiz türkülerin psikolojik etkileri vardır ki içinde bulunan şartlar bu etkiyi arttırır yada azaltır.
“Gece sabaha kadar, bütün kasaba halkı onun penceresinin önünde demir parmaklıklar arkasında söylediği türküleri dinlerdik. Bilmem Anadolu türkülerini sever misiniz? Korkunç şeylerdir.birdenbire kulağınızın dibinde bir daha içinden çıkamayacağınız bir uçurum açılı verir… artık ondan sonra sizden hayır gelmez! Her şey etrafınızda altüst olmuştur. Çünkü sıcak ekmek gibi insan ızdırabıyla, azmiyle, hasretle, ölümle baş başa kalırsınız! ”
“Bu adamın iki türlüsü vardı. Birinde şu mısra vardı:
Ben ölürsem benden daha genci var…
Bu bir Sivas türküsüymüş. Öteki ise seferberliğin sonlarına doğru çıkan bir türkü idi.
Hükümetin merdiveni burmalı
Komiser beyi odasında vurmalı…
Fakat bunlar böyle söylenince bir şey ifade etmezler. Orada gece yarısı bütün mahalleyi dolduran sesi dinlemeliydiniz… ”
Türküler duyguların yanı sıra olayların anlatımını da üstlenen sosyal içerikli ezgili anlatmaktadır. Türküler sayesinde yapılan haksızlıklar, yaşanılan öyküler ve arka planındaki gerçekleri de öğrenme söz konusudur. Roman kahramanı (Cemal) idam mahkumunun psikolojisi durumunu ve dramını türkülerle montaj tekniğini kullanarak aktarımı söz konusudur.
Türkülerin dönem dönem yasaklandığı da olmuştur. “Çocukluğunda dinlediği kucağında pamuk kedi” türküsünün hikayesini şöyle öğrenmişti. Büyükada’da öldürülen Aziz adında bir tıbbiyeli genç için yakılan bir türkü sultan Aziz’i hatırlattığından yıllardır İstanbul’da yasak edilmişti. ” Yazar nedeniyle birlikte Mahur Beste romanında vermiştir. Türkülerin geniş kitlelere tesirinin bir sonucu olarak görülmesi ve yasaklanması söz konusudur. Türküler kitlelerin kolektif sesidir denilebilir.
İnsan maddi ve manevi yanı olan bir yaradılış dadır ki dini duyguların ifadesi ve manevi yanın terennümü olarak ilahilerden bahsedilebilir.
“Sabiha’nın mahallesinde iki gözü kör ihtiyar daima yanık sesi ile Yunus’un “Dolap” ilahisini söyler:
Benim adım dertli dolap
Suyum akar yolap yolap ”
“Orhan’la Nuri birbiri ardınca Rumeli ve Anadolu türkülerini söylüyorlar. Cemil onlara ney ile bazen yardım ediyordu. Sonuna doğru Tevfik Bey.
- Size gül ilahisini okuyayım! Dedi Trabzon’da daha ziyade kadınlar söyler bunu!
Gülden kurulmuş bir Pazar
Gül alırlar, gül satarlar
Günden terazi tutarlar
Alanlar gül, satanlar gül… ”
Günümüzde de yaygın olarak bilinen ve mevlit törenlerinde kına gecelerindeki gelin ağlatma havalarına kadar geniş bir sözlü kültür alanında yaşatılan ilahi türü, konu olarak dini, ilahi duygu ve düşünceleri içermektedir. Tanrı’nın birliğini, ululuk ve kudretini anlatan yada telkin eden bu tür manzumeler hece ve aruz ölçüleriyle yazılıp söylenmiştir.*
Tanpınar’da bu toplumun dini-sosyal yapısına uygun olarak ilahilere romanlarında yer vermiştir. Yunus Emre’nin eserlerini montaj tekniği ile okuyucuya aktarmıştır. Dini terimler de kullanılmıştır. Gül, dini inancımızda peygamberin kokusudur. Bundan dolayı diğer çiçeklerden farklı bir işlevi ve misyonu vardır. Gül ilahisini romanına almış ve ortak olan kültürel inanç birikiminden faydalanmıştır. Özellikle ilahiler ve türküler halka ait olan samimi aktarımlardır ki Tanpınar okuyucuya kendine ait olanı tekrar sunarak sıcak bir iletişim kurmak ve romandaki fikri temaları onlara aktarmıştır.
Sonuç olarak türküler yada ilahiler kolektif duygu ve düşüncenin ürünüdür. Acıyı olduğu kadar neşeyi de temsil ederler ve muhtevalarında barındırırlar. Milli nitelikli bireyden ziyade toplumun hatta medeniyetin kimliğidirler hayatın kendisidir, her birinin bir hikayesi vardır. Anadolu insanına aittir. Kısaca Anadolu’dur türküler…
HALK HİKAYELERİ, MASALLAR VE EFSANELER-
Halk arasındaki bu anlatmalar kendi bağlamı içinde anlatıldıklarında herhangi bir tür ayrıma gidilmemektedir.anlatılarda genel bir ifadeyle anlatacak kişi söze “Size bir hikaye anlatayım” diye girmekte ve anlatısını sunmaktadır. Elbette fasıllara sunum yapan aşıklar istisnadır. Çünkü onlar anlatılarının türünü fasıl düzeni içinde belirtirler. Bizim sözünü ettiğimiz genel halk arasındaki sohbet ve toplantılardaki amatör anlatıcıların ifadeleridir. Burada amatör anlatıcıdan kasıt, toplumun parçası olan bireylerin anlatısıdır. Yaşam tecrübesini anlatan her birey amatör bir anlatıcıdır. Türlerin ifadesi daha çok bilimsel zemindedir. Bu açıdan Tanpınar’ın romanlarındaki anlatıları genel çerçevede değerlendirmenin yanı sıra tek başlık altında ele aldığımız halk hikayeleri, masallar ve efsaneler hakkında bilgi vermenin tespit edilen unsurların anlaşılmasında kolaylık sağlayacağı kanaatindeyiz.
Halk hikayeleri başlangıçtan günümüze devam tahkiyeli anlatımlardır. Tahkiyeli anlatımlar farklı türler olarak birbirinden ayrılır. Bunlar destan, roman, hikaye olarak değerlerdir. Hikaye genel tanımlamasıyla, yaşanış veya yaşanabilecek olayların yer, zaman, mekan içinde itibari dünyada kurgulanmasıdır.halk hikayesi ile genel hikaye formatı taşımakla birlikte geleneksellik, icra ve yapısal özellikleriyle kalıplaşmıştır ve modern hikaye türünden ayrılır. Öncelikle halk hikayeleri sözlü kültür ortamının ürünüdür. Daha sonra yazıya geçirilmiştir. Her anlatmada bağlamı değişir. Böylece hikayenin sözlü kültür ortamı olan tüm ürünlerde olduğu gibi versiyon ve varyantları ortaya çıkar. Diğer yandan belli bir yapısı vardır. Anlatı içinde sunumsal olarak (fasıl, döşeme, hikaye metni, dua kısmı) olmak üzere belli bir düzende icra edilir.
Destan, kelime anlamı itibariyle Farsça’dan dilimize geçmiştir. Batı dillerinde “Epos, Epope” anlamına gelir. Zal’ın babası Destan adında terimleşmiş onun maceralarını anlatmak için kullanılmış, zamanla o tarz kahramanlık konularını işleyen hikayelere verilmiş bir terim olarak kalıplaşarak dilimizde de kullanılmaya başlamıştır. Toplumun katkısıyla oluşmuş, anonim eserler olup, toplumun hafızası niteliğinde toplum olmadan millet olma unsuru taşıyan belli bir dünya görüşünü yansıtan eserler olarak nitelendirebiliriz. Sözlü tarih olarak nitelendirilebilecek olan destanlar genellikle manzum ve belli dönemlerde söz ve musikiye dayalı anlatılardır. Kolektif şuurun ürünleridir.
P. N. Boratav masalı: “Nesirle söylenmiş, dinlik ve büyüklük inanışlardan ve törelerden bağımsız, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı ” diye tanımlarken, Türk Dil Kurumu sözlüğünde: “Genellikle halkın yarattığı , ağızdan ağza kuşaktan kuşağa sürüp gelen çoğunlukla insanların veya tanrıların başından geçen doğa dışı olayları anlatan hikayeler ” olarak tanımlanmıştır. Masal daha çok çocuklara anlatılan ve onların eğitilmesi amaçlanan bir tahkiye türü değildir. Masallar aynı zamanda muhteva ve üslupların da toplumsal zihni yapıyı da barındırırlar. Çocuklara anlatılmasıyla gelecek nesillere bu yapı anlatılmış olur ki kültürel devamlılığın önemli unsurlarından biridir. Mesaj unsuru sabittir. Masalın kendisine has bir yapısı mevcuttur. Masal başı tekerlemesi, masal metni, masal sonu veya dua şeklinde bir sunum sırası vardır. Masallar yaşadığımız dünyadan farklı bir dünya kurarak, iyiliğin ve iyilerin kazandığı, insanların mutlu olduğu, özlenen bir toplumsal düzen yaratarak insanlara umut verir. Masallar hayali görünüşlerinin yanında ince bir mantığı ve derin bir halk felsefesini telkin ederler. Töre ve gelenekler masalların mantık ve felsefesinin dayandığı temel yasalardır. Bu yönüyle geçmişteki toplumları yöneten ve yönlendiren kültür değerlerini bulabiliriz.
Şüphesiz bilimsel zeminde bu türlere dair sayısız kitaplar araştırıcılar tarafından detaylı olarak yazılmış ve bilim dünyasına sunularak, katkıda bulunulmuştur. Bizim burada birer paragrafik anlatımlarımız kısaca bilgilendirmek içindir ki bu türlere ilgili önemli detaylar kaynak kitaplarında geniş şekilde yer almaktadır.
Tanpınar’ın romanlarında bu türlerin yer alması daha çok kahramanlarının duygu ve düşüncelerinin açıklanmasında somutlama yönündedir. Bu türün üstatları seviyesinde bir kullanım öğesi yoktur. Başlangıçta belirttiğimiz üzere daha çok halk arasında ki örnekleme anlatılır şeklinde eserlerinde yer vermekle birlikte zaman zaman tür olarak masal kavramı kullanıldığı da olmuştur. Bu değerlendirmelerden hareketle genel çerçevede ele aldığımız anlatıları onun romanlarında ki sunumları içinde genelleyerek ele aldık.
Klasik edebiyat manzumları, Eski Türk Edebiyatının yanı sıra halk arasında oldukça rağbet edilen anlatmalardır. Tanpınar eserlerinde bu halk anlatımlarına geniş yer vermiştir. (Huzur) romanının başında roman kahramanı Mümtaz, kendi kendisiyle konuşur ve toplumun bir parçası olarak birey olarak arka yapıdaki dini zihni yapıyı, yaradılış inancına dair felsefeyi sunar.
“Elbisesini giyinirken (insan denen bu saz parçası …) diye birkaç defa tekrarladı. ”
Halk arasında belli bir felsefi seviyeye ulaşmış geniş halk kitlesi tarafından bilinen bir anlatımdır. İnsanın yaradılışının felsefesi vardır. Mevlana’nın meşhur eseri “Mesnevi”nin birinci cildi bu anlatılışla başlar. Bu kısımda, neyin ayrılıktan şikayeti anlatılmaktadır. “Ney kamışlıktan ayrı düştüğü için inlemektedir. İnsan da ezel aleminden, ruh alemine dünya alemine sürgündür. Halktan ayrı düştüğü için muzdariptir. Dünyada yaşadığı müddetçe acılar, hastalıklar, belalar içinde çırpındıkça insan ruh alemindeki mutluluğunun özlemini duyacak, yabancı olduğu ve sürgün gibi yaşadığı dünyadan kurtuluş yollarını arayacaktı. ” Romanın başında Mümtaz amcasının oğlu İhsan’a bakmaktadır. İhsan hastadır ve onun başında sürekli bekleyen Mümtaz ona bir hasta bakıcı bulmak için dışarı çıkarken bu sözleri etmiştir ki içinde bulunulan huzursuzluğu neyin sazlıktan ayrılış ile bağdaştırmış olması ihtimali uzak ve yanlış bir yorumlama olması gerektir ki bütün bunların rasgele bir bütünlükten oluşmadığı kanaatindeyim. Burada hareketle romanın başında halkın büyük çoğunluğunun bildiği bir felsefi hikaye ve anlatılan yola çıkarak daha başlangıçta okuyucuya sıcak bir sunum sergilemiştir.
“Hakikat şuydu Mümtaz Binbir Gece’deki eskicinin hikayesine benzeyen ikiz bir ömrü yaşıyordu. Bu taraftan güzel günlerinin hatırası zihninden ayrılmıyor. Fakat o güneş doğar doğmaz, ayrılığın gecesi bütün azaplarıyla içinde kuruluyordu. Hulasa hemen hemen muhayyilesinde yaşayan genç adam cennet ve cehennemin beraberinde gezdiriyordu. Bu iki haddin arasında uçurum kenarlarında şiddetli uyanışlarla dolu bir samnambül hayatı vardı. ”
“Binbir Gece Hikayeleri Türkçe’ye ilk defa Sultan 2. Murat (1412-1451) döneminde Abdi Musa tarafından çevrilmiştir. ” Bu hikayelerin bir kısmı halk arasında beğenilerek anlatılmıştır. Kısaca konusu Şehzaman’ın (hikaye kahramanlarından ) evlenip bir gün sonra eşlerini öldürmesi vardır. Ülkede kız kalmayınca vezirin kızı Şehrâzâd ile evlenir. Sabah öldürüleceğini bilen Şehrâzâd, geceleri anlattığı hikayeleri sabah olunca keser. Bu anlatmaları 1001 gece sürer. Bütün kadınların vefasızlığına inanan Şehzaman’ı her kadının vefasız olmadığına iknaya çalışır. Hikayenin sonunda hatasını anlayıp Şehzaman, Şehrazad’ı öldürmekten vazgeçer. Bu hikayelerin çoğunluğu geniş halk kitlesi tarafından bilinmektedir. Tanpınar yine romanının bilindik bir hikaye silsilesinden seçilmiş olduğu bir anlatı ile roman kahramanının durumunu okuyucuya somutlaştırmaktadır. İki arada kalmış bir roman kahramanı bilindik bir hikaye ile okuyucunun zihninde kalıcı bir ruh halinin tasviri oluyor. Aynı anlatı içinde mite ait cennet ve cehennem kavramları kahramanın trajedisini anlatmak için kullanılmıştır.
“Evin belli başlı süs ve gururu olan iki madeni kanaryada bu salonda asılıydı. Her sabah muntazam kuruldukları için yapmacıkta olsa devamlı bir bahar havasını etrafına tekrar eden bu kuşlara Madam Elekciyon, Tahir ile Zühre adını vermişti. ”
Romanda Madam Elekciyon’un pansiyonunun salonu tasvir edilmiştir. Bu salonun tasvirinde halk anlatmaları arasında Leyla ve Mecnun veya Ferhat ve Şirin kadar bilinmemekle birlikte Tahir ile Zühre halk anlatmasına yer vermiştir. Halk edebiyatı unsurlarının kültürel fonksiyonları arasında tanıtım misyonunu burada görmekteyiz. Farklı bir milletin üyesi olan Madam Elekciyon anlatılan hikayeden hareketle madeni kanaryalarını isimlendirmiştir. Diğer yandan cansız varlıklara yapılan isimlendirmeler, hikayedeki vuslatsız vana dair yapıyla örtüşmektedir.
A. H. Tanpınar, romanlarında tür ayrımı açısından masalı vurgulamıştır. Tanpınar’ın sanatsal mizacı baktığımızda bunun çok da doğal olduğunu görüyoruz. Tanpınar’ın sanatını şekillendiren kaynaklar arasında “zaman estetiği”* önemli, bir yer tutar ki kozmos zamana ulaşmayı hedefleyen Tanpınar’ın hayata bakışı ve eserlerinin şekillenmesi bu pencereden yaptığı seyirler ile oluşmuştur.
“…Sanki bir masal dünyasında, canlı çizgilerin ve parlak renklerin her şeyi dirilttiği, her şeye en geniş rahmani yete kadar giden bir mana verdikleri, bir kımıldanışın geniş ve durgun bir suda uzanan ışıklar gibi bir sonsuzluğa doğru ürperdiği, çalkalandığı bir dünyada yaşıyordu ” “İnsan burada bir hayalde yaşıyor, bazen kendisini bir masal sanıyor… ”
Hayal ve masal birbirinin ayrılmaz parçaları olarak gören Tanpınar, kahramanı Mümtaz’ın iç dünyasını yansıtmada araç olarak kullanmıştır. Kahramanın şahsında Tanpınar’ın şahsi dünyasının açılımı ve hayal kapısını paralel masal kapısının arasında realitenin kaçışını görmekteyiz. Kendi bakış açısıyla masalın özelliklerini kahramanı Mümtaz ile aktarmaktadır.
“Mümtaz için bu güvercinler, İstanbul’un sevilen kadınlarda bizi kendilerine o kadar bağlayan zaaflar cinsinden bir nevi vice’idir. Çocukların kendi kendilerini süslemek, içlerindeki hiç sırrına erişemediğimiz boşlukları doldurmak için uydurdukları masallara benzetilebilirlerdi ”
Tanpınar burada masal kavramını hayal dünyasıyla bağdaştırmıştır. Doğrudan tür olarak anlatılan tahkiyeli anlatılardan masal ile ilgisi olmamakla birlikte özellikleri bakımından örtüşen noktaların varlığından bahsedilebilir.
“Ne kadar mustarip olursanız olun , güneş bu ızdırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, aradan altın bir ejder gibi kayıyor. Size iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor. “Sanki, bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, her şey elimden gelir, toprağı altın yaparım ölüleri saçından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eşittir, kendi cevherime benzettim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde ye, iş ve hüzün olmaz. Ben, şarabın neşesi, balın tadıyım” diyordu. ”
“…Böyle anlarda Mümtaz’ın muhayyilesi, mesela büyük deniz ejderlerinin çektiği arabasında, etrafa köpük saçarak gelen bir deniz tanrısının, Nuran’ın elinden alıp bütün etrafımdaki parıltıların, onların arasından kıvranan, renkli bir akide şekeri hazırlanır gibi eriyen, balık sırtı gibi pul pul, her renkten, her perdeden kadife ve yosun kadar yumuşak gölgelerin toplandığı en son haberini Andersen’in masallarında aldığımız o deniz altı saraylarından birine götürebileceğine pekala inandırabilirdi. ”
“…Sanki masallardaki o sihirli külah cinsinden görünmenin sırrına sahipti. Onu herkes fırsat düştükçe günde birkaç defa unuturdu. ”
“Her sabah kendilerine nezareten Gülfer Kalfayı bir tarafta yakalayıp anlattığı, çoğu kış gecelerinde, yatmadan önce büyük orta mangalın etrafında dinlediği masalların birbirine eklenmiş akisleri olan o sırmalı, İncil, taşlı koltuklu gelin alaylarıyla, üzeri servi resimli sandıklara doldurulmuş çeyizlerle dolu rüyaların müjdelendiği şey olurdu. ”
“Selma Hanım behemehal bir kahve içmemi istemişti. Salonda karşımda oturmuş, eteklerinin kıvrımlarıyla oynarken onu yakından seyrediyordum. Hayır, o da kısa bir müddet için kurtulmuştu. Halinde mürebbiyesinden izin almış bir çocuğun rahatlığı vardı. Böyle miydi? Belki daha ziyade masallardaki cadılardan kurtulmuş kızlara benziyordu. ”
Örneklerden görüldüğü üzere masal bir türün vurgulanmasından ziyade roman kahramanlarının iç dünyasının somutlaştırılmasında kullanılmıştır. Psikolojik olarak içinde bulundukları onları masal kavramı ile okuyucu zihninde tanıdık bir terimle sabitleştirmeyi denemişti. Bunların yanında masal motiflerinin kullanımına ve özelliklerine dair ifadelerde sık sık yer verilmiştir. En bilinene motiflerden ölüp-dirilme motifini Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde kullanılmıştır. Roman kahramanlarının arasındaki diyalogda görülen bir rüya bağlamında yorumlamalarda motif bu yönüyle kullanılmıştır.
“… Hülasa anda kaybolmalıydınız ve yine ondan doğmalıydınız. O zaman her şey hallolurdu. Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar… kaybolmak yani ölmek, sonra tekrar dirilmek… Bir kompleksten kurtulmak için bundan daha emin çare yoktur. ”
Roman kahramanı ve doktor arasındaki konuşmada, roman kahramanının gördüğü bir rüya doktor tarafından ölüp-dirilme motifi ile ilişkilendirilerek aktarılır. Ölüp-dirilme ile ilgili inanışlar tarihi süreçte Şamanlık dönemine kadar gitmektedir. “Şamanizm’de Şaman adayları karanlık bir mekana hapsedip kendilerini açıklığa, karanlığa mahkum ederek sembolik ölümü yaşamalıdır. Bu uygulama gönüllü bir uygulamadır ve tasavvuftaki “çile” ile örtüşmektedir. Aday, ölülerin bulunduğu bir mekanda geceler boyu kalmakta ve ölümü sembolik anlamda yaşamaktadır. Sınavı başarıyla geçen aday, yine sembolik olarak dirilmekte, aki kişiliğini yitirip önceki hayatına son vererek yeni bir kişilikle ” cemiyete dahil olmaktadır. Bu başka bir ifadeyle kişinin kendisiyle hesaplaşması, kendini yeniden yapılandırmasıdır. Halk tarafından takdirle karşılanan bir olay romanda verilerek okuyucuya kendine ait olan sunulmaya çalışılmıştır.
“…Belki çocukluğumun en güzel masalı acı düdük seslerinin yırttığı, karanlığın üzerimize büyük sular vehmiyle yüklendiği ve uykularıma daha ziyade bir deniz altı dünyasında yaşıyormuşum vehminin karıştığı bir kış olmuştu. ”
Masal kış aylarının vazgeçilmez anlatılarındandır ki yazarda roman kahramanı Cemal’in yine roman kahramanlarından Tevhik Bey’in oturduğu köşkte bir kış geçirmiştir. İç dünyasının yansıtılmasında kış eğlencelerinin parçası olan masaldan bahsetmektedir.
“Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrara elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurun efendim, ben deniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediyemi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birden bire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birden bire kömür veya toprak yığını haline giren o büyük hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. ”
Yazar hürriyetine dair düşüncelerini ifade ederken masal motiflerine başvurmuş, somutlama yapmıştır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında roman kahramanlarından Nuri Efendi’nin dış görünüşüne dair tasvir oldukça ilginçtir.
“Hani o masallarda başımıza sıkıldığı zaman yakıp imdadımıza çağırmak için size sakalından üç tel verip kaybolan ihtiyarlar gibi bir şey. ”
“Tıpkı masallarda olduğu gibi hiç solmayan güller arasında, berrak havuzların başında bülbül sesleri, gül ve yasemin kokuları, serin ve su şakırtıları içinde kendisi kadar güzel cariyelerle söz sohbetleri yapıp eğlenen yahut penceresinde tek başına oturup dostumuza düşüne gergef işleyen bu sevgilinin güzelliğini hepimiz ezberden bilirdik. ”
A. Hamdi Tanpınar masal motiflerini kahramanlarının üzerinde kullanarak okuyucuya yakından tanıdığı bir şey sunmuştur ki böylece anlatı içinde tabii olarak yer alan unsurlara dikkat çekilmiştir. “Ezbere bilirdik” ifadeleriyle bu toplumun kültürel unsurları bu toplumda doğan her birey tarafından bilinmektedir, her birey kültürel birikimin içinde doğar, bilincinin vurgulanması vardır. Masalın yoğun olarak eserlerinde işlenmesinin yanı sıra diğer anlatı türlerine de yer verilmiştir.
“ O büsbütün başka türlü idi. Hatta en muzır hayvanlara bile fendik edemez. Kediyi çok sevdiği halde, “komşumuz fareleri ızrar eder” diye evinde kedi bulundurmamış. ”
Huzur romanından Nuran ile Mümtaz İstanbul gezilerinde Nuran’ın Merkez Efendi hakkında bilgilenmek istemesi üzerine Mümtaz, halk tarafından bilinen bir hikayesini anlatır. Yine bu gezilerinde Koca Mustafa Paşa’da Sümbül Sinan’ın lakabına dair bir hikaye anlatımı vardır.
“Burada yatan adamın, bilir misin Sümbül lakabı nereden gelir? Sarığına mevsiminde Sümbül takarmış. ”
Buradaki anlatılar bölgesel anlatılar olmakla birlikte yazar eserinde roman kahramanları aracılığıyla daha geniş halk kitlesine duyurmayı amaçlamaktadır ki bu noktada bölgesellikten toplumsal kitleye ulaşan anlatılar halk hikayesi olarak nitelendirilebilir.
“Alaiyeli Ahmet derlerdi… Asıl adı Ahmet’ti… Karısının ihanetini kötü yola saptığını duyunca birden bire ikran gelmiş, kıtasından kaçarak, doğa çekilmişti. Bana söylediğine göre bir müddet hiç kimseye fenalık etmemiş, kendi kendine yaşamış, erkeksiz köylerde kadınları korumuş. Bütün bunlar şahitle meydana çıkan şeylerdi. Sonra karısının hikayesini işitince bu sefer etrafa saldırmaya başlamıştır… Bir gün Burdur’da çarşıda karısına rastlamış… Ters yüzü kaçmaya başlamış fakat kadın peşinden koşmuş (kadın şehrin dışındaki su başında anlatmış). Kocasının nasıl ölü haberi geldiğini nasıl kendisini aldattıklarını … Kendisini öldürmesi için yalvarmış, o da peki! demiş. ”
Kişisel bir problem toplumda kahramanlığa bürünmüştür. Savaşın son yıllarında halk arasında anlatılan, konuşulan bir hikaye olmuştur. Kendisine idam cezası verilmiştir. Onun bu tavrı halk arasında kahramanca nitelendirilir. Öyle ki sonunda sonun da ölümün olması hikayenin muhtevasına farklı bir ulu ilik katar. Halk arasında bu tavırlar takdirle karşılanır. Günümüzde dahi belki bu Alaiyeli Ahmet olarak anlatılmaz da farklı bir isimlendirme ile muhtevasındaki yapı korunarak anlatılmaktadır. Böyle bir anlatı yazar tarafından hikayenin bir parçası haline getirilerek romandaki akıcılık sağlanmaya çalışılmış diğer yandan okuyucunun ilgisinin kaybolmaması sağlanmıştır.
“… Tekrar bir masraf kavgası oldu. Fakat hemen arkasından meşhur bir tarih üstadımız üç saat süren Hz. Ali Ceng’i hikayesine başladı ve onun heyecanlı safhaları arasında umumi bir barış temin edildi. ”
Ortak duygular etrafında toplanır ve geçmişin başarısında bu günün kavgasının ehemmiyetsizliği anlaşılır. Geçmişteki zorluklar ve bu günkü şartlarda yapılan kavganın ceviz kabuğunu doldurmayacak meseleler olduğu anlaşılır. Halk hikayelerinin birleştirici fonksiyonu açıkça görmekteyiz. Bunu yaparken yazar, herkes düşünsün diye bir çağrıda bulunmuyor. Anlatılan hikaye ile bireyler kendiliğinden bunun böyle olması gerektiği kanaatine varıyorlar. Sadece roman kahramanları değil aynı zamanda halk hikayesi aracılığı ile okuyucuya da mesaj gönderilmektedir. Yine Huzur romanında yemek masasındaki bir huzursuzluk roman kahramanlarından Tevfik Bey’in anlattığı hikaye ile sukuta eriyor.
“Tevfik Bey’in anlattığı meddah hikayesi bütün bu huzursuzlukların üstünden aşıyordu. ”
Görüldüğü üzere Tanpınar, romanlarında bu anlatılara sık sık yer vermiştir. Halkın kendine ait alanları romanda bulmasıyla yazar, metin, okuyucu bütünleşmesi dağlanmıştır. Bu anlatıların özellikleri, yazardaki karışıklıkları, kahramanlarının ağzından aktarılmıştır. Bölgesel anlatıların yer alması daha geniş halk kitlelerine yayılması ile kültürel bir zenginlik kazanmıştır ki Tanpınar bu yanıyla kültürel devamlılığa önemli ölçüde kotlu sağlanmıştır.
-HALK İNANIŞLARI-
Türkçe sözlükte “Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma”* şeklinde yapılan tanımlamanın yanı sıra Boratav’ın bu konuyla ilgili ifadeleri “kişice ya da toplumca, bir düşüncenin, bir olgunun, bir nesnenin, bir varlığın gerçek olduğunun kabul edilmesi” şeklindedir.
“İnanç kavramı, sözlük anlamı ile, insan düşüncesinin çok geniş bir bölüğünü içine alır. Din, politika, ahlak… inançları bütün bir çeşitlilik ve yaygınlıkları ile ele almak halk biliminin sınırlarını aşar. Halk bilimi, belli bir toplumun eski dinlerinden miras alıp kendi çağının şartlarına uygulayarak yaşattığı yeni dininde, yaşam şartlarının gerektirdiğince yeni biçimler, yeni içerikler ve anlatışlarla oluşturduğu inanışlarla ilgilenir. Halk biliminin konusu olarak inanışların başka bir niteliği de din, ahlak… kurallarındaki kesinlik ve katılığa karşılık bunların yerden yere, topluluktan topluluğa değişik ve içerikler göstermeleridir. ”
İnançların köklerinde din faktörü vardır. İnanılan değerler toplumca belli bir süreden sonra kabul görmüş ve benimsenmiştir. Mitlerde olduğu gibi kişi çevresini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu adlandırmalarını diğer bireylerle paylaşma ihtiyacı duyar ve yaradılışı itibariyle insan anlatma ihtiyacına paralel anlatılarında bunlara yer verir. Buradan hareketle atasözleri, deyimler, halk hikayeleri, destanlar, masallar… v.b. halk edebiyatı anlatı türleri içinde inanışları barındırır kanaatine varabiliriz. İnanışlar bazı kesimlerde batıl, dini… v.b. gibi isimlendirmelerle alt sınıflandırmalara ayrılmıştır. İnançların böyle bir sınıflandırmasının yanlış olduğu kanaatine vararak Tanpınar’ın eserlerinde genel olarak bir inceleme yapılmıştır. İnanış inanıştır bunun batıl ya da daha farklı bir isimlendirmeye gidilmesi gereksizdir. Araştırmacı olarak bizim işimiz halkın inanışını objektif olarak incelemek olduğundan onun inandıklarını saygı ile karşılamak gerektiği kanaatindeyiz.
Halk arasında en yaygın inanış fal’dır. İnsanların gelecekten haber alma merakından dolayı bu tarz yöntemler daima rağbet görmüştür. Romanlarında Tanpınar’ında değindiği bir konudur.
“Mamafin babam bile onun bazı kuvvetlerine inanırdı:
- Herifte bir şeyler var…derdi. Olmasa, Fırıncı Ahmet Efendi’yi bu hale koymadı. Üç gecenin içinde evi, dükkanı yandı, bütün ailesi silme öldü. Şimdi kendisi Darülacizede…
Ve birden bire bu meşum kuvvetten, ürkerek yakasını çevirir, tükürürdü:
- İnsan değil afet… maazallah başımıza taş yağdırabilir. Bu büyücüyü hükümet ne diye içeriye tıkmıyor? Dün akşam gene bacağını sürüklüye sürüklüye Edirne Kapı Mezarlığı’na gidiyordu. Kim bilir kimin canına kıydı?
Seyit Lütfullah’ ın yüzünü duvara çevirerek konuştuğu hurdamı ile baktığı falların doğru çıktığı, bazı hastalıklarda nefesinin bil hassa elinin çok iyi tesir ettiği daima söylenirdi. ”
“Amcam sizin iyi fal baktığınızı söyledi. Doğrusu o kadar sevindim ki…her gün falıma bakarsınız değil mi? ”
Fal bakan kişi farklı bir kimliğe sahipmiş gibi görülmektedir. Geleceğe dair süreçten haber vermesinden dolayı gök ile ilişkilendirilip, kutsallık misyonu yüklenmiştir. Bir takım sonuçlar doğruluğu şüpheli sebeplerle ilişkilendirilir. Tabii tesadüfün varlığı bunu güçlendirici unsurlardır. İnanç sitemine yerleştirilir. İnsan daima gelecekle ilgili alanları merak eder. Buradan haber alma eğilimi içinde olması, psikolojik olarak meyilli olması inanç olarak beklentileri güçlendirmektedir. Tanpınar roman kahramanlarına bu meyili vererek, okuyucudaki o yapıya dair kırıntıları bilinç üstüne çıkarmaktadır. Sosyo-kültürel bağlamda gelecekten haber alma vasıtası olarak bir başka araç rüyalardır. Rüya daha çok öteye dair, bu dünyanın dışındaki farklı mekan ve zamana dair bilginin aktarımı olarak algılanır. Bunun örneklendirmelerini Aşık Tarzı Edebiyat geleneğinde bade içmek olarak görmekteyiz. Tarihi süreçte Şamanlığa geçişte de rüya ile örtüşen yanların varlığı bilinmektedir. Geleceğe dair bilgilenmenin farklı bir aracı olan rüyalar Tanpınar’ın sanatsal lügatinde oldukça geniş yer vermektedir. “Bununla ilgili bilgilenmede daha önce belirttiğimiz üzere *” Ali İhsan Kolcunun kitabına başvurulabilir.
“Sabah kahvaltımızı yaparken herkes o gece gördüğü rüyayı anlatırdı. O zaman yapılan tabirlerden aslanın “adaleti” temsil ettiğini öğrenmiştim. Rüyada ki aslan bana dokunmamıştı, o halde kurtulacaktım. ”
“…Çok sıkıntılı bir rüyaydı. Babasının billur lambasını eline almış, sonra o çocukluğundaki köylü kızıyla bir kayığa binmişlerdi. Mümtaz rıhtımdan- fakat neresi olduğunu bilmiyordu- ha battılar ha batacaklar! Diye heyecanlar içinde çırpınırken uyanmıştı. Pek az rüya bu kadar korkunç ve korkunç şekilde vazıh olabilirdi. Karton renginde mavunamsı kayığı, Suat’ın uzun kemikli yüzü, kızın çehresini, lambanın deniz çalkantısında olabildiğine kararan ışığını hala, bu vapur kanepesinde olduğu gibi görüyordu. ”
“Dün gecede onu rüyamda gördüm. Tabii havadisi alacaktım”
Sabahtan beri bu rüyanın tazyiki altında olduğunu şimdi hatırlıyordu. Fakat rüyanın kendisini bir türlü bulamamıştı. Yalnız bütün gece Suat’la uğraştığını biliyordu. “Çok büyük bir evde idim. Evet, çok büyük bir ev. Bir yığın, koridor, safa ve oda Nuran’ı arıyordum. Her kapıyı açıp bakıyordum. Fakat hepsinde Suat’ı görüyordum. Ona özür diliyor, rahatsız ettim diyordum. O bana gülüyor, başını sallıyordu. ”
Halk arasında halen daha sabah kahvaltı masasında rüyaların anlatımı vardır. Rüyanın yorumu herkes tarafından yapılamayacağından daha çok evin tecrübeli büyükleri tarafından rüyalar yorumlanır. Bu yönde tembih ve tedbirlerde bulunur. Günlük yaşantıdaki olaylar olumlu veya olumsuz habercisi olarak görülen rüyaları Tanpınar, eserlerinde bu bağlamda kullanarak hem okuyucuya roman kahramanlarının ilerideki maceralarına dair ip uçları vermeyi amaçlarken diğer yandan “Acaba rüyadaki gibi mi olacak?” “Acaba rüya neye çıkacak?” gibi merak duygularını canlı tutmayı amaçlamıştır. Bu unsurlar onur Türk romancılığındaki yerini sabitlemesine faydalı olmuştur.
Geleceğe dair beklenti içinde olunan bir başka vasıta tecrübeler veya varlıklara yüklenen ulu ilik ve beklenti içinde olunmasıdır. Halk arsında en yaygın türbe, tekkelilerdir.
“Bu anlaşılmayacak bir şeydi. Çocukluğumda beni bir çok türbelere götürmüşler, bir yığın nefesi keskin zatlara okutmuşlardı. Eyüp Sultan’dan ta Yuşa Tepesi’ne, Kısıklı’ da ki selemi Efendi’ye kadar, Fatih, Aksaray, Hırka-i Şerif, Edirnekapı, Ayvan Saray, Yolu, Top kapı, Yedikule, Koca Mustafa Paşa, Türbe, Sirkeci, Eminönü taraflarına, Hulasa bütün İstanbul’da surların içinde ve dışında hemen her semtte mevcut mezarlardan taş alır, parmaklıklarında hiçbir şey bulamazsam ceketimin astarını yırtarak bağlardım. Hiç birisi bana bu tesiri yapmamıştı.
Hepsinden biraz ye’isli, birazda üzgün, içim daha kapalı dönerdim. Ne bu Kağılı Dede ne Elekçi Baba, Ne Uryan Dede, ne Tezveren Sultan, hiçbiri, hatta o yazmaların serinliğin de yahut Heybeliada’nın, Büyükada’nın, Kınalı’nın en yüksek tepelerinde, rüzgarda köpüre köpüre uyuyan Hıristiyan evliyaları da dahil hiçbiri derdime çare bulamamışlar, üzerimdeki maişet sıkıntısını bir parmak kaldırmamışlardı. ”
Tanpınar’ın kahramanına dair ifadeler aynı zamanda sosyo-kültürel yapıyı yansıtmaktadır ki dönemin halk yaşayışı ve inanışlarını arka planda okuyucuya sunmaktadır. Fikri olarak problemlerine çıkış yolu bulamayan kahraman artık manevi güçlerin desteğini beklemektedir. Toplumun inanç yapısında mevcut unsurlardan hareketle bireysel olarak çıkış yolu aranmaktadır. Fakat bunlar ona çare olmazlar!
“(Sümbül Sinan Türbesinin)… içinde dört asır hayata yattığı yerden tesir etmiş bir ölü vardı. Duvarlarına, parmaklıklarına eller sürülüyor, dualar ediliyordu. Hastaları iyileştiriyordu, ümidi olmayanlar, ümit kapıları açıyor, dünyaları yıkılmış, olanlara ölümün ötesinde ışıklar gösteriyor, sabır, feragat, tahammül öğretiyordu. ”
“Bu ceviz ağacının bir başka meziyeti daha vardı. O da mahalledeki evlenmelere yardım etmesiydi. Aşağı sokakta oturan Berber İsmail Efendi dört kızını iki sene içinde onun sayesinde evlendirmişti. İsmail Efendi’ye göre hadise ağacın dibindeki evliyaya her sabah bir Fatiha okumak suretiyle olmuştu. ”
Bir listedeki yaratıcıya aracılar vasıtasıyla (bu bir türbe, cami, mezar, ağaç olabilir) isteklerin bildirilmesi vardır. Halkın inanç yapısında vardır. Radloff’un derlediği yaradılış destanında aracı Ülgen’e gökten bir ses gelmektedir. Türk mitik yapısında gökyüzünün üstündeki gökte esas yaratıcı vardır. Yer yüzüne gönderilen aracılar veya yeryüzündeki mevcut varlıklar esas yaratıcı ile bağlantılıdır. İsteklerin ulaşmasında aracı görevindedir ki insan daima kendinden daha üstün ve ulvi gördüklerini aracı olarak görmüştür.* Yine atalarımızdan bırakılan eşya ve varlıklar da kutsaldır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında bir mizahi çerçevede işlenmektedir.
“Annem o günden sonra ayaklı saatimizden hep “Mübarek” diye bahsetti. Bütün dindarlığına rağmen daha beşeri düşünen babam ise ona “Menhus” adını koymuştu. Menhus veya Mübarek, bu saat çocukluğumun bir tarafını zaptetmiş gibidir. ”
“Mahür Beste, Nuran’ın dedesi Talat Bey’in eseriydi. Bu ve buna benzer birkaç hadise onu birkaç koldan evlenme ile çok genişleyen bu eski Tanzimat ailesi arasında uğursuz tanıtmıştı. Buna rağmen bu garip eser hafızalarda yerleşmişti.
Çünkü Mahur Beste küçük ve kısa şeklinde insanın tenine yapışan o acı çığlıklardan biriydi. Eserin kendi macerası da garipti. Talat Bey’in karısı Nurhayat Hanım Mısırlı bir binbaşı ile sevişerek kaçınca Mevlevi muhibbi olan Talat Bey bu eseri yazmıştı. ”
Bu uğursuzluk daha sonraki olaylar etrafında pekişmiştir. Öyle ki Behçet Bey ve karısı Atiye Hanım’ın hikayesi bunlardan biridir. Atiye Hanım’ı Dr. Refik’ten kıskanmış onun ölümüne neden olmuştur. Ölüm döşeğinde hanımının bu besteyi mırıldandığını duyan Behçet Bey karısının ağzına “sus” diye vurunca ölmesine neden olur.
“Tevfik Bey’i hatta bir kerede dinledim. Bize Mahur Beste’yi okudu: Mahur Beste’yi seviyor musunuz?
- Çok… Hem çok severim. Fakat biliyorsunuz bizim evde uğursuz sayılır. ”
Mahur Beste romanı böyle bir inanış sistemi üzerine kurgulanır ki bu tür anlatılar ve inanışlar halk arsında yaygındır. Okuyucuya tanıdık bir yapı sunuluyor. Halk arasında bir takım davranışlarda uğursuzluk sayılır. Mutluluğun yansıması kahkahada ne yazık ki böyledir. Çok güllenin başına mutlaka kötü bir iş geleceğe ya da ağlayacağına inancı halk arasında yaygın inanış motiflerindendir. Mahur Beste romanı kahramanlarından Behçet Bey, Atiye Hanım’ın düğün gecesi kahkaha atmasını uğursuzluk olarak nitelendirilir.
“… Bütün saadetleri kendi arasına bu uğursuz kahkaha girmişti. Artık bundan böyle, her şeyi bu gülüşün istihfafı arasında görecek, onun uğursuz ışığında, siyah bir güneşin altında yaşar gibi yaşayacaktı. ”
“Behçet Bey, sana bu kitapları, bu kav gibi evde bir gün yakacaksın dememiş miydim? Diye çıkıştıktan sonra çekip gitmişti. Elbette yanardı. Üzerinde bu kadar göz kaldıktan sonra nazara taşlar bile dayanmazdı. ”
Bir başka olumsuz sonuca neden olan inanış göz değmesi (nazar)’dır. Nazar, “insanı mezara koyar” atasözü bunun açık inanış örneğidir. Göz değmesi, olumsuz duyguların aktarımı ifadesidir. “Gözlü mal hayır etmez” gibi pek çok nazar ve nazar değmesine dair halk arsında kullanım mevcuttur, bunun akabinde nazar boncuğu inanışı vardır. Kötü bakışlara mavi renk ile karşı koyulma vardır. Yazar, konağın yanması ve beraberinde Arif Bey’in kitaplarının yanmasını nazarla ilişkilendirerek sunmaktadır. Diğer yandan sayılarda toplumsal yapıda önemli, inanç sisteminin parçalarındandır. Türk inanç sisteminde 3, 5, 7, 40 sayıları önemli yer tutmaktadır.
“Mümtaz, bugün sekizinci gün diye düşündü. Çift günlerin daha sakin geçeceğini ona söylemişlerdi. ”
“Temagisin, Begedönin, Yasevadin, Vegdasin, Nevfena, Gadisin…
Bunların altında gece yatarken yedi defa okundukta behemehal niyet edilen şpey üzerinde rüya görülüyor, deniyordu. ”
“Kaplumbağa yavrusu kabuğu, ayın 15.de sırça şişeye doldurulan yedi çeşme suyu kırık nar tanesi, safran ve karabiberler gece yarısı ateşte kaynatılan, taze kiraz dalıyla iyice karıştırılıp, duası okunduktan sonra kırk gün güneşe asılan bir büyü tarifi. Onu da görmeden insanlar arasında gezmek için yine kırk gün, kırk defa okunacak bir dua takip ediyordu. ”
Anlatılan yapıya baktığımızda sayıların önemle vurgulandığını görüyoruz. İnanç sistemi içinde 40 sayısı önemlidir. Anlatılanlarda kahramanların 40 yiğidi vardır. Diğer yandan kahramanı 40 gün sonra yetişkin insan gibi yiyip, içmeye başlar. Yine yedi, sayısı ve tek sayılar önemlidir. Yedi kat yer ve gök şeklinde tasarımlar inanç yapısında mevcuttur. Hedeflenen sonuç için bu sayılar merkez teşkil etmektedir. Sağlıklı bir sonuca ulaşmak için farklı bir sayılandırma yapılmaması gerektiği telkini vardır.
İslam’ı yapıya girişle birlikte elçi olan peygamberin sözleri de inanç yapısında yaptırım gücüne sahiptir.
“Genç adam dükkana girer girmez, siyah gözlüğünü bir kudret tılsımı, büyülü bir silah gibi gözlerine takar, bu cam perde arkasında adeta görünmez olur. Aradan piyasanın durgunluğunu, hayatın ağırlığını, devlet memuriyetin de belli bir gelirle çalışanların saadetini anlatır, memurluğu bırakıp ta, Elkasibü Habibullah hadisine uyduğu için-evet, sırf bunun için peygamberin bu sözünü, bildiği halde riayetsizlik etmemek için ticarete başlamıştı- “
Ticarete teşvik amaçlı (rızkın onda dokuzu ticarettir) sözüne bağlı bir inanışı roman kahramanı aktarır ve okuyucuya tanıdık bir inanış motifi sunuludur. Zaman zaman yazarın romanlarında inanışlara dair eleştirel bakış açıları da sunulmaktadır.
“Evvela güvercinlere baktı. Sonra dayanamadı, yem dağıttı. Bunu yaparken içinde bir tarafı çocukluğunda olduğu gibi Allah’tan bir şey istememesini söylüyordu. Fakat Mümtaz artık gündelik işleriyle içindeki Tanrı düşüncesini karıştırmak istemiyordu. O insanda yıpranmamış sağlam, her türlü tecrübeden uzak yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren bir memba gibi durmalıydı. Herkesin içinde sıkışık zamanlarda canlanan, kendisinde ise öteden beri bütün bir gölge taraf yapan batıl itikatlara karşı koymak için böyle düşünmüyordu. ”
Diğer yandan insanların inandıklarının arkasında farklı gerçeklerin olabileceği de okuyucunun dikkatine sunulmaktadır. Özellikle fal kitaplarının ardındaki gerçeklere dikkat çekmektedir.
“Mihailof 2. mesleğini kendisi idare ederdi. Zaten hakikatle bu bir falcılıktan ibaretti. Önüne bir el açıldı mı derhal, durdurulması imkansız bir şelale gibi konuşmaya başlar. Müspet ve menfi o kadar ihtimal ve imkanı bir arada sayardı ki kendisini dinleyen müşterinin bütün hayatını ve ruhunu açık bir kitap gibi okuduğuna inanmamasına imkan yoktu.
Mihailof 1922 senesi yıl başında bir fal kitabı çıkarttı… Hakiki muharriri ben, doktor Cemal’dim ilk önce “Türkçe’m iyi değil” bana yaptığı yardım ricasını kabul etmiş, fakat sonunda işin gerçeğini anlayarak yarım saat içinde kendi başıma bitirmiştim… bana sonsuz teşekkür etti. Fakat kitap çıkar çıkmaz benimle derhal darıldı, bir daha konuşmadı. ”
İnançlar toplumların mitik dönemlerinden itibaren şekillenmiş yapılardır. Zamanla yeni girdikleri inanç daireleri çerçevesinde eskiye ait unsurları tamamen atmamakla birlikte yeni kapı içinde eriterek veya sentezleyerek devam ettirmektedirler. İnsan yaradılışı gereği akli zeminde cevabını bulamadığı soruları inanç çerçevesinde cevaplandırarak kendime ulvî bir dayanak bulmuştum. Bu yapı bütün toplumların tarihi sürecinde ve sosyo-kültürel zeminde mevcuttur. Tanpınar bu inançları tarafsız bir gözlemle kahramanları nezninde aktarır. Bu aktarımlarda eleştirel bir bakış açısı zaman zaman olsa da bu inanç sistemini zedelemeyecek, o yapı6ya dair incitmeyecek şekilde yapılmıştır. Daha çok bir uyarı niteliğinde, düşünmeye sevk eden bir üslup vardır. Zaten Tanpınar, mizacı gereği asla(bu budur) ifadesi kullanılmamış (bu böyle olabilir) ifadesine yer vermiştir. Kendi hayat görüşü ve inançlara dair tespitlerini paylaşımcı bir üslupla sunmuştur. İnançlar toplumlarda belli zaman süreci sonrası yerleşen öğelerdir. Toplum tarafından benimsenen bir inancın küçümsenen bir tavırla teknik edilmesinin yanlış olduğu kanaatindeyiz.
-ÇOCUK OYUNLARI VE HALK OYUNLARI-
“Çocukların ve daha az ölçüde büyüklerin, günlük geçim dönemlerinden ayırtabildikleri boş zamanlarında herhangi bir üretim çabasını ya da başka çeşitten bir hizmeti sorunlu kılmadan sadece eğlenme yolu ile dinlenmelerini sağlayan eylemlerdir. ” Diğer yandan kültürün devamlılığı için yeni nesillere aktarmada önemli bir işleve sahiptir. İçinde doğduğu kültürel birikimi küçük yaşlardan itibaren edinmeye başlayan çocuk, ileride toplumun bireyi olarak kültürel bilince sahip bir yetişkin olacaktır. Tanpınar, romanlarında az da olsa bu oyunlara yer vermiştir.
“Yol ortasında toza bulanmış kız çocukları oyun oynuyorlardı. Mümtaz onların türküsünü dinledi:
Aç kapıyı bezirgan başı, bezirgan başı
Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?...
… Nuran, çocukluğunda bu oyunu muhakkak oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı türküyü söylemişler ve aynı oyunu oynamışlardı.
… Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek bu oyunu oynayarak büyümesi, ne Hekimoğlu Ali Paşa’nın kendisi, ne konağı hatta ne de mahallesi her şey değişebilir. Hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.
İhsan bunları ne kadar iyi anlardı. Bir gün (Her ninnide milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır!) demişti. ”
Tanpınar çocuk oyunlarının, ninnilerin toplumsal işlevlerine dikkat çekmektedir. Nesilden nesile aktarılan, kültürel taşımacılık görevi gören oyunların önemi okuyucuya vurgulanmaktadır. Değişenler içinde değişmeyen unsurlar, halk unsurlarını vurgulamaktadır ki toplumsal kimliğin oluşmasında önemli öğelerden biri olan halk edebiyatı unsurlarıdır. Halka onun yaşayışına dair hayat tecrübeleridir. Toplumun karakteristik özelliğinin devamında önemli bir işlevi üstlenmiştir.
Bazı oyunlar destansı dönemin adeta devamlılığı niteliğinde fizik ve zeka gücü gerektiren oyunlardır. Bazıları bunların her ikisini barındırdığı gibi bazıları da birini barındırabilir.
“Nuri Bey, kendisine çocukluğunda oynadığı (bil bakayım bu nedir? Yahut tek mi çift mi?) oyunlarını hatırlatan bir nevi heybetli saadet kutusunun karşısında korkutan bir şeyle karşılaşmış gibi olduğu yerde gerilirdi. ”
Bu tarz oyunlarda başarı veya başarısızlık vardır. Çok bilinen bir oyundan hareketle yazar kahramanının içinde bulunduğu durumu okuyucuya aktarmak istemiştir. Oyunlar aynı zamanda kişi psikolojisinin aktarımıdır. Oyunlar sadece kültürel aktarım vasıtası değildirler. Çocukların fizyolojik gelişimlerine katkıda bulunmanın yanı sıra onların sosyalleşmesinde önemli bir işleve de sahiptirler.
Oyunlar sadece küçüklere özgü davranış biçimi değildir. Yetişkin bireyler içinde bu tarz davranış biçimleri mevcuttur. Hayatın realitesinden kaynaklanan gerginlikten kurtulup, rahatlamak için bir vasıtadır. Bu oyunlar daha çok kültürel kökenli folklorik oyunlardır. Tanpınar’ın romanlarında geçen oyunlar, yöresel veya toplumsal kimliğin bir parçası halk oyunlarıdır.
“Benim oynadığım zeybeği değme efe oynayamaz. Hele sizin fraklı, silindirli efeler hiç…” bunu 1926’da Ankara’da bir toplantıda iki vekilin beraberce oynadıkları zeybeği hatırlayarak söylerdi: “Hemen orkestraya işaret ettim, kalktım herkes şaşırdı. Zeybek başka türlü oyundur, o etrafta ne varsa hepsini silmezse bir işe yaramaz… ”
“Tevfik Bey coşmuştu “şimdi doğru eve…”diyordu. Eğer bu gece bir zeybek oynamadan yatarsam hasta olurum. ”
“- Hani misafir? Dedim (Van Humbert)
- Zehra’da, Zehra’ya verdim. Zeybek öğretiyor… ”
Tanpınar, üç ayrı romanında zeybek oyununu vurgulayarak, farklı bir havası olduğunu vurgulamaktadır. Oyunda farklı bir dilyetisidir. Özellikle kültürel aktarım ve tanıtım vardır. Yabancı Humbert’e Zehra’nın zeybek oyununu öğretmesi estetik bir yapı teşkil etmektedir. Zeybek oyununun yanında toplumca bilinen çiftetelli oyunu vardır. Çiftetelli daha çok keyif ve saadetin oyunu gibidir. Karşılıklı vücut hareketleri ile mutluluğun paylaşımı vardır.
“…Kendimi karşı masadakilerden birisiyle çiftetelli oynarken buldum.
Roman kahramanları tarafından halk oyunları (Anadolu oyunları) olarak isimlendirilmiştir. Halk oyunları Anadolu’da düğün ve törenlerde sıkça rastlanan oyun şekilleri olmanın yanı sıra şehir merkezlerinde daha çok resmi törenlerde, kültürel faaliyetlerde gerçekleşen bir aktivitedir.
“…Ben Anadolu oyunlarının çoğunu bilirim. ” Huzur romanı kahramanı Nuran, halk oyunlarını bu şekilde isimlendirilir. Bilindiği üzere oyunların temelinde “totem” vardır ki ibtidai insan toteme korkularını ve saygılarını belirtmek için birtakım müzik eşliğinde hareketler yapmaktaydı. Daha sonra mistik düşünce dahilinde bu oyunları sistemleştirdiler. Dini mahiyet özelliğini zamanla yitirerek günümüz halk oyunları meydana çıkmıştır. Oyunlarda toplumların hayata bakışı, yaşayışı, inanışı v.b. özellikleri arka planla bulmak mümkündür. Tanpınar romanlarına bu unsurları ilave ederek çeşitlendirilmiş ve renklendirilmiştir
- TÖRE VE GELENEK -
Türk Dili Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde: “Töre, bir toplulukta benimsenmiş, davranış ve yaşama biçimlerinin, kurallarına görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, dar anlamda bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri ” şeklinde tanımlanırken; “Gelenek, bir toplumda, bir toplukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup, kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar alışkanlıklar, töre ve davranışlar ” şeklinde ifade edilir. Töre, geleneği de içine olan bir anlam çerçevesine sahiptir. Romanlarında Tanpınar, oldukça fazla yer vermiştir.
“…Sessizliği yüzünden medrese arkadaşları ona ilkin “Dilsiz Hoca” adını verdiler. Fakat günün birinde medreselerinden çıkan silahlı, bıçaklı bir kavgada Sabri Hoca sağ kulağının üst kısmını kaybedince “Kırk Kulak Sabri Efendi” oldu… Mason locası Fransızca öğrenmeye gidince (Dilsiz Hoca) lakabı (Dinsiz Hoca) şeklini almak üzere yeniden hatırlandı. ”
“İbrahim Efendi’ye Mürai* lakabını babam koymuştu. Tevazu ve iltifatı aşikar bir olay şekline kadar götüren ve şer’i mahkemelerde yalancı şahitlik yapmak, birde canı pek sıkıldığı zaman yalancıktan haberler uydurup etrafı alt üst etmekten başka kabahati olmayan bu adamcağız, hakikatle sadece dünya ve insan işlerini bir türlü ciddiye almayan bir septikti. ”
“Ben yutar mıyım bunu? Benim adım kefen yırtan Zarife’dir. Öyle laflara gelemem. ”
Toplumumuzda soyadı kanunu öncesi insanların ayırımını lakaplarla yapılmaktaydı. Soyadı kanunu sonrasında da toplumsal alışkanlıkların devam ettiğini görmekteyiz. Lakap kişinin eski bir davranışına veya tam tersi artı bir davranışına göre verilmektedir. Bu isimlendirme günümüzde de devam etmektedir. Tanpınar’ da bu olaya dikkat çekmiştir. Lakabın dışında isim verme de bir takım kurallar üzere olur ki daha çok yaşlı, anne veya babanın adı çocuğa konulur. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Abbüsselam Bey’in, torununa isim vermesi mizahi çerçevede işlenmiştir.
“Konağın eski adeti üzerine çocuğa benim yerime o ad verdi ve yanlışlıkla benim annemin adı olan Zahide adını vereceğine kendi annesinin adı olan Zehra’yı verdi. ”
Diğer yandan lakabı da aslında 2. bir isimlendirme olarak değerlendirmek gerekir. Romanlarında bu ikinci isimlendirmeye Tanpınar sık sık yer vermiştir.
“Dubara Mehmet ise-numarası 22 olduğu için böyle derdik ”
“Vaktiyle teganni ettiği sahnelerde Kanarya lakabı verilen modern Elekciyon’un sesi, 29 sene evvelki kantolarla bize saadetini ilan ederdi. ”
Bilindiği üzere evlenme çağına gelmiş kızın damadın evine götüreceği eşyaları alır. Bunlar kız, küçük yaştan itibaren hazırlanmaya başlar. Bu günümüze kadar süre gelen gelenektir.
“Rahmetli Ata Molla’nın acayipliği işte… Sanki kızına başka bir yatak takımı bulamazdı?... ve kırk sene sonra bugün olmuş bir mesele gibi ciddiyetle münakaşa etmeye hazırlandı. ”
Çeyiz alış-verişi kültürel zeminimize yabancı olmayan bir vakadır. Gerçektende yıllar sonra halen daha çeyiz ile ilgili sitemkar ifadeler sırası gelince kullanılmaktan çekinilmez. Bu sosyo-kültürel zemine çok tanıdık bir kullanım vardır. Kültürümüzde kız evladının çeyizi önemlidir. Evliliğin ilk günü kızın bütün çeyizi gelen misafirlere sergilenir. Bir genç kız için gelinliğin manevi değeri ne ise çeyizde o kadar önemlidir.
“Daha Kapalı Çarşı’nın başında bu kadıncağızın kızlarının kendi eliyle işlediklerini birkaç yıl evvel gözlerimle gördüğüm hatta o zamanlar nakışlarını dahi tanıdığım çeyiz takımlarını, döğünerek ve ağlayarak sattığını görmüştüm. ”
Bir evde dokunulacak en son eşya çeyizidir. Her türlü sıkıntıda asla onlara dokunulmaz onun bir kutsallığı, dokunulmazlığı vardır. Oysa romanda hazinliğin bir trajedinin tanımlaması olarak çeyizlerin satılmasını okuyucuya sunmaktır. Trajik, duygusal yoğunluğu yakalamak okuyucuya romana dahil etmek istemektedir.
“…Hata bendenizde oldu. İnsan validesi hamamda görmüş, beğenmiş diye hiç tanımadığı kadınlı evlenir mi? Başıma kayın diye bu belaları sardırdı. Merhum peder valideye daima “Hanım şu mahalle hamamına gitmekten vazgeç, evde koca hamam var… Orada istediğin gibi yıkan” derdi. Ama yine dinletemezdi. ”
“Sakine Hanım, haddizatında bütün zaman boyunca büyük milletler arası bir evlenme müessesesi gibi işleyen imparatorluğun tarihi an’annesi sanki bilirdi. Ona göre bir aile için evlattan ziyade damat mühimde. Bir gün bana :
- Erkek çocuk evden ayrılacak mahluktur. Er geç ayrılır. Fakat damat ayrı otursa da ailenindir, ana girmiştir, diye bu tarihi ve sosyolojik görüşü hulasa etmişti. ”
Toplumların yaşayışları süreçte yerleşen yapılması gerekli görevler vardır. Bunlardan biri olan hamamda kız beğenmek geleneğini objektif olarak okuyucuya sunulan Tanpınar, diğer yandan bu gün bile geçerliliğini ağırlıklı hissettiren damadın, öğlenden önceliğini vurgulamaktadır. Damat daima kız tarafı için önemlidir. Bu içgüveysi olmanın yanında ayrı otursa da daima kız tarafında öncelik vardır. Buna paralel erkek evlat diğer aileye yöneleceğinden erkek evlat evden ayrı görülmektedir. Bir anlayışı, felsefi yaklaşımı bize roman kahramanları aracılığı ile sunmaktadır.
En yaygın geleneklerden biri de el öpmektir. Bu bir saygı ifadesidir. Sosyo-kültürel zeminde takalaşmak, eşitlik, el öpmek daha saygı ve önceleri elek öpmek, karşıdaki kişinin üstünlüğünü kabul edip, emrinde olduğunun bir ifadesidir. Tanpınar’ın romanlarında bu geleneksel yapı işlenmiştir.
“Halamı ancak bayram, kandil gibi mübarek günlerde elini öpmek için evine gittiğimiz zaman görürdük. ”
“Her kandil ve bayramda olduğu gibi damat, gelin, torun yaşayan beklide yaşamayan bütün akrabalar için, hepsinin yaşına ve mertebesine göre yine hediyeler alındı. ”
“Yeni evlilerin Molla bey ile münasebeti bayram, kandil günlerinde elini öpmekten ibaretti. ”
Özellikle kandil ve bayram gibi kutsal günlerde yaşça küçük olanlar büyüklerin ellerini öper. Bu saygı ifadesinin yanı sıra eski ile yeni kuşak arasında uzlaştırıcı bir bağında güçlendirme yönündedir. Toplumsal yapıda bir takım uygulamalar vardır. Daha çok evlenme törenlerinde mevcuttur. Gelinin başına para, şeker, buğday gibi materyalleri saçarlarının sebebi bereketli içinde olması içindir. Gelin sağlıklı çocuklar dünyaya getirsin, hayatı bereketli geçsin anlamındadır.
“…Gelinin başına parayı boynunun kısalığını hissettirmeyecek şekilde serpmiş… ”
Bu tarz uygulamalar sadece evlenme törenlerinde, meslek hayatında da vardır.
“Kastamonu ormanlarının hemen dibindeki bu şehirde gemi inşası öteden beri esaslı bir sanattı. Şehirde her çocuğun küçük yelkenli oyuncakları vardı. Bunlar Paskalya mevsiminde geceleri kapı kapı, çalgı çalarak ellerinde büyük bir yelkenle yelkenli maketi ile gezerlerdi. Bu maketlerden birini Hürriyet ilanında hükümet dairesinin kapısı önüne süsleyerek koymuşlardı. Onun için gemi bittiği zaman şehir tam bir bayrammış gibi sevindi. Bütün iskele donanmış, pehlivan güreşleri, yaylı direğe tırmanma, iskeleye ufki olarak ve denize doğru bağladıkları bir gemi direği üstünde güreşler yapıldı. Kurbanlar kesildi, davullar çalındı… Kastamonu ormanlarının kokusuna karışan tekneyi beraberce suya indirmiştik. ”
Tanpınar, Kastamonu’ya dair geleneksel bir oluşu sunmuştur. Bu bölgenin halkı bu yapıyı çok iyi bilmekle birlikte, eserde yer verilmesiyle de bilmeyenlerinde bilgilendirilmesini sağlamıştır. Bölgesel bir geleneği genelde yaymakla, kültürel yaygınlaşmaya katkıda bulunmuştur.
“Biraderin mahdumu… Rezzan’la beşik nikahlısıydı. ”
“Bu fikir ortaya atıldığı zaman babamın benimle Naşit Bey’in kızını – çok küçük yaşlarımıza rağmen- nişanlanmış olması bu düşünceyi onda uyandırmıştı(Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı kahramanlarından Hayri İrdal’ın babası kız kardeşini Avcı Naşit Bey ile evlendirmek ister. Kardeşinin mirasını tek kurtuluş yolu olarak görmektedir.) Son zamanlarda epey den epeye bozulduktan sonra babamın, halamın mirasına tek kurtuluş ümidi olarak bakmaya başladığını inkar edemem. ”
Beşik kertmesi önceleri sosyo-kültürel muhtevamızda mevcut olmakla birlikte artık günümüzde sadece doğunun belli yerlerinde- kırsal alanlarda – kalmıştır. Beşikteyken kız ve oğlanın birbiri ile sözlenmesidir. Diğer yandan bu amacının dışında fırsatların değerlendirilmesi olarak ele alınır. Beşik kertmesinde bireylerin duygularının önemi yoktur. Belli hesaplamalar üzerinde anne-babalar arasındaki bir sözleşmedir.
Bütün bu gelenekler ve töreler, ait olduğumuz toplumun mirası öyle ya da böyle doğrudan veya dolaylı olarak hayatımıza yön vermektedir. Değişen yeni şartlarda onlarda bizimle birlikte yeni oluşumla uyuşup, sentezdir kurallar silsilesi olarak hayatımızın sınırlarını çizmektedirler. Tanpınar, Huzur romanında bu en güzel şekliyle ifade etmiştir. Bütün söylemek istediklerime tercüman olacağı kanaatindeyiz.
“Mümtaz, kendi sıkıntılarını hikayesiyle başkasının teselli etmek isteyen bir adamın sözünü bir türlü bitmeyeceğini birkaç defa tecrübe etmişti.
- Üzülme, hepsi düzelir, hepsi düzelir…diye ayrıldı.
Bunlar kendisinden çok yaşlılardan öğrendiği sözlerdi. Beklide böyle olduğu için senelerce kullanmaktan garip bir inatla çekinmişti. (Bir medeniyetin hayat felsefesi) diye düşündü… Her cins hadise bir başka türlüsünü davet eder demek ki sade ızdıraplarımız, üzüntülerimiz değil, tesellileri, mukavemet çareleri de mirasımızın arasında… ”
HALK SEYİRLİK OYUNLARI
“Seyirlik halk oyunlarına Metin Ard şöyle tanımlıyor:«Bu oyunların… bir özelliği de gerçekçiliğe, özdeşleşmeye dayanmayan kişileştirmeye baş vurması, her yönüyle «göstermeci» tiyatro özelliğini taşımasıdır. Ayrıca oyunlar «açık biçim», aksiyona az önem veren, eklemli, organik bütünlüğü olmayan kısa oluntulardan meydana gelmiştir.» konuları gayet sadedir, fazla çapraşık olmayan ve çoğu kez birbirine benzer maceralardan meydana gelmiş çerçevelerdir. ”
Özellikle Türkiye’de folklor çalışmalarının lume kazanmasıyla F. Kö
prülü ve İ. Hami Danışmend yaptığı çalışmalara Alexios’un oyununu dikkate alarak bu ürünleri tiyatro olarak nitelendirilmiştir.* Buradan hareketle Türk temaşa sanatını bu anneye bağlayabiliriz.
A. Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde yer edinen Karagöz, unutulmaya yüz tutmuş bir ananenin hatırlatılması gibidir.
“… Bu hediyeler sedef kaplı çakı, kalemtıraş, üstünde kalem kesilecek fildişi makta’lar, ceviz veya billur yazı takımları, deve derisinden Karagöz takımları gibi şeylerdi. ”
Roman kahramanlarından Nuri Bey, eli bonkör biridir ve çocuklara hediyeler dağıtır. Hediyelere baktığımızda çağının lüksiyeti içindeki eşyalar ve geçmişten günümüze kalmak için direnen Karagöz takımları vardır. Yazar, değişen ve gelişen şartlarda Türk temaşa sanatının en güzel örneklerinden Karagöz’ün unutulmasından yanadır. Okuyucuya da bunu hatırlatma çabası içindedir.
“Nuri Bey’in hediyesi olan Karagöz takımlarından kalanları benden almış Karagöz oynatırdı. ” Cemal’in sınıf arkadaşı Dübârâ Mehmet Karagöz oynatmaktadır. Geleneksel devamlılık ancak genç nesillere olur. Bunun vurgulaması vardır. Yazar bir kahvehanedeki halkın algılayış mantığını, seviyesini ve kendi bakış açısını Türk temaşa sanatının unsurları ile somutlaştırmıştır.
“Burada konuşma yalnız kendisi için, konuşulanların kabiliyetleri içinde ve daha ziyade sevilmiş bir eserin yahut oyunun tekrarına benzerdi ve sohbet, bir orta oyunu gibi evvelden tayin edilmiş şartlarla devam ederdi…
Yeni bir fikir veya meselesi onların sözü ilk defalar sadece nezaket ve birazda tecessüs yüzünden dinlerdi ve daima uyanık olan muhit muhayyilesi onu şakaya en çok müsait tarafından yakalamaya yahut kendi seviyesine indirene dek öyle kalırdı.bütün ciddi şeyler böyleydi.bir kere alelade çapkınlığa, Karagöz şakasına, pederasti hikayesine veya ortaoyunu taklidine inildikten sonra kabul edilirdi. (…) İlk bakışta ortaoyununun, tulûatın, Karagöz’ün meddah hikayesinin bir kalıntısı gibi gelen bu garip kalabalık ve onun hayatı başlangıçta beni sıktı. ”
“Bu oyunlar toplumun belli kültür seviyesine ve belirli çağların şartlarına sıkı sıkıya bağlıydılar. Köylü oyunları köy ortamının üretim ve tüketim şartlarına bağlı gösterilerdir. Çok eski geleneklerin artıklarıdır, ama ancak köy hayatı içinde yaşama ortamlarını bulurlar. Meddahlık ortaoyunu, Karagöz, Osmanlı imparatorluğunun şehir ortamında oluşmuş, gelişmiş sanatlardır. Osmanlı tipi toplumda birlikte bu oyunların geleneği de ölmüştür ya da ölmek üzeredir. ”
Boratav’ın bu ifadesi değişen şartlar içinde çok da yadırganmaması gereken bir ifadededir. Günümüz şartlarında ele aldığımızda özellikle şehirdeki insanın eğlence alternatifi çok fazlalaşmıştır. Buna bağlı olarak bu tarz gösteriler ve sunumlar eski popülariteliğini yitirmiştir. Bu da çok normaldir. Elbette geleneksel bir öğenin unutulmaya yüz tutması iç burkan bir hadisedir. Fakat özellikle elektronik ortamın son zamanlardaki baş döndürücü hızı ve seyri düşünüldüğünde ile yazık ki bu kaçınılmaz bir sondur, kanısındayız.
(II-2) DENEMELERİNDE HALK EDEBİYATI UNSURLARI
A. Hamdi Tanpınar, romanlarında belirttiği ve işlediği gibi denemelerinde de halka ait unsurları önemle vurgulanmaktadır. Özellikle (Beş Şehir) adlı denemesinde yazılanlar, o şehirdeki halkın hayatı, tarihi, olaylar karşısındaki duruşudur. Sosyo-kültürel unsurların tespiti olarak nitelendirebileceğimiz Beş Şehir ile ilgili görüşlerini, Tanpınar önsözünde şöyle ifade etmektedir.
“Beş Şehir’in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır ilk başta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz. Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir. Bu itibarla, onların arasında kendi insanımızı ve hayatımızı vatanın manevi çehresi olan kültürümüzü görmek daha doğru olur ”
Kimliğimizi koruyabilmenin şartı geçmişe, bize ait olanlara sahip çıkmaktır. Tanpınar, maziye dayanan ama yeni ufuklara da bakabilen sanatkardır. “Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz ” diyen Tanpınar, kültürel kimliğe sahip çıkmanın önemini vurgulamaktadır. Yeni ve gelişmişlik eskinin reddi değil tan tersine eskiyi yenileştirebilmek ve yeni ile sentezleyebilmektir. “Bir gün Anadolu insanının his ve tarihi yazılır ve hayatımız bu zaviyeden gerçek bir sorgunun süzgecinden geçirilirse, moda sandığımız bir çok şeylerin hayatın kendi bünyesinden geldiği anlaşılır. ” diyen Tanpınar’da aynı görüşe ve bakış açısına dikkat çekmektedir. Denemelerini de – hatta bütün eserlerini- kültürel mirastan faydalanarak yazmıştır. Bir alt başlıkla tasnifleyeceğimiz üzere kültürel zenginliği kendi sanâtkar üslubunda nasıl şekillendirdiği tespit edeceğiz.
(I-I-2-I) MUHTEVADA HALK EDEBİYATI UNSURLARININ TESBİTİ
-MİTOLOJİK UNSURLAR-
Mitoloji ile ilgili romanların tasniflenmesi kısmında detaylı bilgi verildiğinden dolayı bu kısımda denemelerde yer alan alıntılar verilerek, yorumlamaları yapılmıştır. Denemelerinde romanlarından kıyasla çok fazla yabancı kaynaklı mitolojik isimlendirmeleri yer vermiştir. Kültürel zihnimize ait klasik edebiyat manzumu olarak da bilinene Semender’in örneksel kullanımı vardır.
“Tulumcu, mitolojinin ateşten doğan ve ateşte yaşayan Semender’ine benzeyen bir mahluktu. ”
Tanpınar, nitelikleri bakımından tulumbacıya Semender’e benzetir ki Semender hikayesi ya da manzumu kısaca şöyledir. Ateşte yaşayan efsanevi bir hayvandır. Ürettiği yağlı bir madde ile ateşten kendini korumaktadır. Ateşte yaşar, ateşten çıkınca ölen bir yaratıktır.* Tanpınar’ın muhayyilesinde tulumbacı- itfayeci- sürekli ateşle uğraştığından dolayı bu yaratıkla ilişkilendirilmektedir. Tulumbacılar ateşle barışık olarak tasavvur edilmektedir.
“Toprak altımızdan kaydı. Hepimiz birden Lufthansa’ nın karnında- Tevrat’taki Yunus balığının bir başka çeşidi- boşluğa asıldık. ”
(Bir uçak yolculuğundan notlar) adlı makalesinde uçak yolculuğunu anlatmaktadır. Almanya’nın uçak şirketi olan Lufthansa ile yolculuğunu Yunus’ un balığın karnındaki yolculuğuna benzetmektedir. Üç büyük dinin kitabında Yunus peygambere dair kıssa bulunmamaktadır. Kısaca bahsedecek olursak, İsrail oğulları peygamberlerindendir. Ninova şehrine gönderilmiştir. Halk Allah’ın azabını dikkate almayınca Yunus öfkelenip habersiz bir gemiye bindi ve gemi yürümedi. Çekilen kura sonunda Yunus’un gemiden atılması kararı alındı. Denize atılan Yunus, büyük bir balığın karnında 40 gün kaldı. Sonra sahile balık onu ağzından çıkardı. Daha detaylı bilgi için İskender Pala’nın Divan sözlüğüne bakınız. Bu kadar bilindik bir kıssayı Tanpınar demesinde kullanmış her zamanki gibi somutlaştırma yaparak algılamada kolaylık sağlamayı amaçlamıştır.
“Fotoğrafı Mısır Tanrısı Ra’nın alnındaki üçüncü göze benzetirim. Bu üçüncü göz yalnız uzaklarda hatta görünmezde, kımıldananı görmekle kalmaz, ayrıcada gerektiği zaman yerinden fırlayarak Ra’nın düşmanlarına saldırır ve onları yenermiş. ”
(Fotoğraf ve Resme dair) makalesinde fotoğraf ve resim sanatına dair fikirlerini Mısır mitolojisinden faydalanarak anlatmıştır. Tanımlamasında Mısır Tanrı’sı Ra’nın özelliklerini verdiğinden dolayı ayrıca bir açıklama yapılmasının gereksiz olduğu kanısındayım.
“Haşim, mitolojinin Centavre’larına benzerdi. İlk şiirlerinde bu ikilik kompleksi bir yığın imajla kendisini anlatır. “Başım” şiirinde ise açıktan açığa itiraf eder. Fakat asıl düğümü “Aks-i Sada” şiirinde buluruz. Bu manzumede insan sesinin altında bir Centavre ‘un nal seslerini ve insan ağlayışına benzer iniltisini duymamak kabil midir? ”
(İstanbul’un mevsimleri ve Sanatları) makalesinde Ahmet Haşim hakkındaki görüşlerini dile getirirken Yunan mitolojisinden faydalanır. Yunan mitolojisinde başı insan gövdesi dört ayatlı hayvan bedeni olan yaratıklar vardır. Haşim’in sanat anlayışındaki bu yansımaları, içindeki ikiliği bu tarz bir benzetme ile insanlara sunmaktadır.
“Mustafa Kemal, sanki bir iş için tarihin zaus kafasından mücehhez ve müsellah fırlayan Athena-Pallas gibi çıkar. ”
(Atatürk’ten Alınacak Büyük ders) isimli makalesinde Mustafa Kemal’i Yunan mitolojisinin öğelerinden faydalanarak anlatır. Adeta onun yaradılış amacını vurgular. Yaratılırken donatılmış ve silahlandırılmış olarak yaratılır ve görevini yerine getirir. Bunun vurgusunu Yunan mitolojisinin unsurları ile yapar. Pek çok ülkenin örneklendirmelerinde kullanıldığı, somutlaştırmasında faydalanabileceği en isabetli kaynak Yunan mitolojisidir. Tanpınar, Türk mitolojisinde faydalanamaz çünkü bizim mitolojimizde savaş Tanrısı yoktur. Tek Tanrı vardır. O da mutlak iyinin temsilcisidir. Elbette bu örneklemeyi yaparken Tanpınar, Atatürk’ü savaşçı, olumsuz bir nitelendirme için kullanmıştır. Kurtarıcı görevini vurgulama maksadıyla kullanmıştır. Atatürk savaşçı bir mizah değil, barışçı ve kurtarıcı bir mizacın temsilcisidir.
“Eski zamanların insanları, tabiatın yenileşmesindeki mucizeyi ölüm tanrısının yer altı saraylarına kaçırdığı Persebhone’un yeniden aydınlığa dönüşüyle sembolleştirirlerdi. Yaşadığımız bu yıllarda insanlık bir başka Persebhone’un geriye gelmesini bekliyor. Bu bize muhtaç olduğumuz sükunu getirecek olan ruh ahengidir. O yeniden gelip saltanatını kurduğu zaman bu ağır yıllar sadece korkunç bir rüya olarak insanlık, iyiliğin tecrübe edimli,ş büyük değerlerin güneşine yeniden kavuşacaktır. ”
Tanpınar, sadece kişiler hakkındaki fikirlerinin açıklanmasında yardımcı olarak Yunan mitolojisini kullanmaktadır. “Yılbaşında Düşünceler” adlı makalesinde kendi duygu ve düşüncelerinin tasvirinde de faydalanmaktadır.
“Kadim Yunanlı ise onda şûh ve hevekâr olduğu kadar kin güdücü olan Afrodit’in insanlara musallat ettiği bir afeti, bir nevi şeameti bulur ve muvazeneli, hazperver hayatını bozmaması için dua, nezir, kurban hiçbir şeyi esirgemez. ”
“Aşka Dair” makalesinde insanların aşka dair zaaflarını, yaptıkları hataların sebebini Yunanlıların aşk Tanrı’sı Afrodit’e yükler. Çok bilindik bir hikayeyi kullanır. Bilindiği üzere aşk ve Afrodit birbiriyle özdeşleşmiştir. Aşka dair fikirlerinde Afrodit’i kullanmasının kaçınılmaz olacağı kanaatindeyiz.
“Ahi Şerafeddin’in Türbesini asırlarca Greko-Romen aslanlar bir nöbetçi sadakatiyle beklerler ve bu yüzden Arslanhane adını alan camiinin hakikaten eşsiz mihrabında, Etiler’in toprak ve bereket ilâhesinden başka bir şey olmayan bir yılan son derece kuvvetli plastikliğiyle meyveler arasında dolaşır ve caminin o kadar şaşırtıcı bir safiyetle boyanmış ağaçtan sütunları Bizans ve Roma başlıklarını taşır. ”
Tabiatın en güçlü hayvanı aslandır. Bundan dolayı ormanın kralı unvanı verilmiştir. Diğer yandan koruyucu özelliği ile birleştirilip kurulan şehirlerde bir güç sembolü olarak kullanılmıştır. Diğer yandan Etiler’de toprak ve bereket sembolü yılandır. Tanpınar, evrensel bit mit muhtevasından yararlanmıştır. Ülkelerin mitik yapısında olmakla birlikte yaygın olarak bilinmesi ve kullanılmasından dolayı evrensellik kazanmıştır. Bundan dolayı olsa gerek Tanpınar, denemelerinde evrensel mitolojik muhtevaya daha çok yer vermiştir.
“(Teşrinler geldi, lüfer mevsimi başlayacak), yahut (Nisandayız, Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır) diye, düşünmek yaşadığımız anı efsaneleştirmeye yetişir. Eski İstanbullular bu masalın içinde ve sadece onunla yaşarlardı. Takvim onlar için Heziod’un Tanrılar kitabı gibi bir şeydi. Mevsimleri günleri, renk ve kokusu yaşadığı semtlerinden olan bir yığın hayal halinde göründü. ”
Tanpınar, bütün eserlerinde mitolojik muhtevadan faydalanmıştır. Sadece Türk mitolojisi değil dünya ülkeleri mitoloji muhtevasından faydalanmıştır. Dikkat edilirse romanlarında ağırlık olarak Türk mitolojik muhteva kullanılmasına karşın, denemelerinde ağırlıklı olarak evrensel özellik taşıyan Yunan mitolojik yahut farklı milletlerin mitik unsurlarına yer vermiştir. Bunun nedeni roman okuyucusu ile makale niteliğindeki deneme okuyucusu arasındaki farktır. Makale okuyucusu, roman okuyucusuna göre seviye biraz daha
yüksek denilebilir. Tanpınar’da elbette bu farkı dikkate alacaktı. Bundan dolayı denemelerinde mitik muhteva daha geniş bir kültürel zemini içine almıştır.
-HALK TÜRKÜLERİ ve İLAHİLER-
Halk edebiyatının önemli ürünlerinden biri olan halk türküleri ve ilahiler ile ilgili detaylı bilgiyi romanların tasniflemesinde vermiştik, bundan dolayı bu kısımda sadece tespit ve yorumlama niteliğinde aktarıma yer verilmektedir.
Anadolu insanı sevinçlerini ve üzüntülerini kendince dile getirir. Bu kendince dillerinden biri de türküleri, ilahileridir ki Tanpınar, denemelerinde bunu vurgulamaktadır. Bunu okuyucuya ısrarla sunmaktadır.
“Kadim medeniyetin eserleriyle örtülü bir toprakta yeni bir nizam çiçek açtı, küçük mütevazı mabetlerde başka bir Allah’a ibadet edilmeye, Ankara kalesinin üstünde başka türlü hasretlerin türküleri söylenmeye başladı. ”
Ankara’nın elden çıkması ile duygularını aktaran Tanpınar, bize başka bir şeyi daha vurgular, (başka türlü hasretlerin türküleri) her milletin kendini ifade ediş şekli vardır. Milletlere ait türküler, türkülerin milliğini vurgulamaktadır.
“Bu ledünni hazların, ahret saadetlerinin, kendisini sevgide tamamlayan ruhun, bir nur tufanı gibi iştiyakının, kendi derinliliklerinde Allah’ı bulan bir murakabenin hakikati idi. Hacı Bayram eriştiği bu hakikatin şevkiyle :
Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil, sen seni! Diye haykırırdı. ”
Sıkıntılı dönemlerde insan manevi desteğe daha çok ihtiyaç duyar ve bu yana yönelir. Böyle dönemlerde söylenen, çözüm yolu sunan söylemler felsefi nitelikler kazanır.
“İkinci defa gördüğüm bu şehir, artık şark vilayetlerinin iktisadi merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısında çoğunun güzelliğini övdüğü eski Erzurum değildi. ”
“Akşamım alaca karanlığında kılıç artığı çocuklar türkü söylüyorlar. ”
“Bu türkülerle, şarkıların hepsinin Erzurum’un kendi malı olduğu iddia edilemez. Bazıları Erzurum’da doğmuşlardır. Bir kısmı da Azerbaycan ile Kafkasya ile sıkı münasebetin doğurduğu tuhaf bir çeşni, bütün melez şeylerdeki o marazi hissilik vardır… Bir kısmı, biraz sonra bahsedeceğim Yemen Türküsü gibi Harput ağzıdır. Bazısı İstanbul’da çıkmış, kervan yoluyla Zigana’yı , Kop’u yahut ta Samsun, Sivas, Erzincan yoluyla Sansa’yı geçerek uğradığı yerlerden bir yığın hususilik olarak Erzurum’a gelmiştir. Kiminin bestesi yerli, sözü başka yerdendir. Kiminde dışardan gelen beste, makamın biraz daha üstüne basmak yahut kararını değiştirmek suretiyle yerleşmiş, bu dağların, bu yaylanın malı olmuştur. Fakat hepsi birden bize büyülü bir ayna gibi Erzurum’u, gurbeti verirler. Bunlar arasında Yayla Türküsünü başta sayabiliriz:
Yaz gelende çıkam yayla başına
Kurban olan toprağına, taşına
Zalim felek ağu kattı aşıma
Ağam nerden aşar yolu yaylanın? Diye başlayan bu acayip kudretli ızdırap hangi ümitsiz gurbetten doğmuştur. ”
“Yemen Türküsünü okuyalım:
Mızıka çalındı, düğün mü sandın
Al beyaz bayrağı gelin mi sandın
Yemen’e gideni gelir mi sandın?
Dön gel ağam dön gel dayanamiram,
Uyku, gaflet basmış uyanamiram
Ağam öldüğüne inanamiram
Ağamı yolladım Yemen eline
Çifte tabancalar takmış beline
Ayrılmak olur mu taze geline?
Akşam olur mumlar yanar karşımda
Bu ayrılık cümle alem başımda
Gündüz hayalimde, gece düşümde…
Koyun gelir, kuzusunun adı yok
Sıralanmış küleklerin südü yok
Ağamsız da bu yerlerin tadı yok.
Baştaki üç mısra (Ey Gaziler) da vardır. Fakat döşemeler mahallidir. Yemen Türküsü ile ona benzer türküler, Anadolu’nun iç romanını yaparlar. ”
Tanpınar, Erzurum’un türkülerinin muhtevasına dair bilgilendirme yapmış, önemli olan, halk tarafından benimsenen yani daha çok kendisini temsil ettiğine inandığı Yemen ve Yayla türkülerinin sözlerini vermiştir. Türkülerin sözlerinden içinde bulunulan sıkıntının tarifi ve tasviri anlaşılmaktadır. Türküleri hiçbir yorumlama yapmaksızın sadece sözlerini aktarmıştır. Türküler zaten biraz duygusal, iç benliğin tercümanıdır. Sosyo-kültürel zeminde kaynaklanan farklılıkları da yani bağlama dair farklılıkları da özellikle vurgulamaktadır.
“Billûr Piyâle, bizi (mahalli klasik) adını verebileceğimiz orta sınıf musikisine götürür. Bu sınıf musikisinin daha belli hususilikler taşıyan eserlerine geçmeden önce iki türküden bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri Billûr Piyâle gibi oyun havası olan Sarı Gelin’dir.(Erzurum çarşı Pazar) diye başlayan bu türkünün canlandırma kudretine daima hayran oldum. İkincisi Yıldız Türküsü diye tanıdığımız parçadır. Bu türküde insan sesi yıldız parıltılarıyla onların bu iklimde her şeye sindirdikleri talih sezişiyle, bir nevi hurafeyi andıran bir korkuyla dolup boşalır(…) Bu halk havaları içinde beni en çok soran Billûr Piyâle oldu:
Nezaket vaktinde serv-i bülendim
Salın reftare gel yasemenlikte
Kimseler görmemiş, canım efendim
Sen gibi dilber gülbedenlikte
Bezme teşrif eyle, ey çeşm-i âfet
Bu şeb-hane halvet, eyle muhabbet
Beş üzre yerin var, teklif ne hacet?
Sen bir gülsün, gezme her dikenlikte
Çağırırım çağırırım yanıma gelmez
Bülbülden öğrenmiş, dikene konmaz
Yüz bin öğüt versem biri kâr etmez
Aslı da beyzadelim, sen safa geldin!
Billûr Piyâlelim, bize mi geldin?
Bin türlü acemiliği, saflığı içinde bu küçük parça baştan aşağı incelik, zevk lezzettir. Gerçekten billûr kadeh… ”
Tanpınar, türkülere dair kişisel kanaatlerini de zaman zaman belirtmekte geri durmaz.
“Bulgar komitaları, cephelerinde Abdülaziz Han’a hitap eden istidalarla, Balkan dağlarında Türk vatanının birliğine pusu kurarken Anadolu kadınları redif, ihtiyat, müstahfaz adlarıyla evlerinden alınan bir daha memleketine dönmeyen erkeklerine ağlıyorlardı. Fakat bizim acılarımız, nedense hapsedilmeye mahkumdur. Onlar dinlenilmesi sadece tesadüfe bağlı birkaç türküde yaşıyor… ”
Anadolu insanı daima içe kapanıktır. Kol kırılır yen içinde kalır mantığı hakimdir. İyi ya da kötü halini dışa ifşa etmez. Bu yanını Tanpınar’da dikkatlere sunmaktadır. (Nedense) şeklinde sormaktadır. Elbetteki yazar, bunun cevabını bilmektedir. Sadece okuyucunun dikkatini çekmek için bunu yapmıştır. Anadolu insanı doğu zihni yapıya sahip bir milletin insanıdır. Doğu daima gönle dayalı bir birikimden yanayken batı akli çerçevede sorunlarına cevap arar. Gönle dayalı, gönül insanı olmak , kadere , kazaya boyun eğip rıza göstermektir. Anadolu insanı başına gelene rıza gösteriri. Sadece onu istediği zaman dışa vurum vasıtalarından biri olan türkülere aktarır. Çoğu zaman susmadan yanadır Tanpınar, buna dikkat çekerek bu tarz türkülerin azlığını belirtmektedir kanaatindeyiz.
“Son zamanlarda ölen Hacı Hafız Hamid’in Tatyan bestesi, Erzurumlu Kâmi adında bir şairin şöyle böyle bir şiirinden birdenbire altın çizgilerin hendesesini fışkırtan acayip bir beste, Erzurum’un mahalli bir klasiğine en güzel örnektir. Doğu ve Şimoldoğu tesirinin az çok birkaç beste bu sıraya konmalıdır. Tatyan’dan daha pürüzsüz, daha temizi şehrin büyük hemşerilerinden biri olan, ondan marifetname’sinde (Belde-i tayyibemiz Erzurum-ı rif’atü’l zum) diye bahseden İbrahim Hakkı’nın şu manzumesinin bestesidir.
Su vadi-i hayrette
Her senk ile cenk eyler
Deryasına vuslatta
Aheng-i pelenk eyler
Su havza kudum eyler
Şeykiyle hücum eyler
Geh nağme-i Rum eyler
Geh raks-ı frank eyler kıtaları bu mutasavvıf alimin akibe veya yıldız taşına kazılmış o eski mühürleri andıran:
Hiç ummadığım yerde
Nâgâh açılır perde
Derman erişir derde
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler. beşliğini aratmayacak kadar kuvvetlidir. ”
Görüldüğü üzere A.H. Tanpınar, Erzurum’un halk türküleri ve ilahilerine dair bilgileri detaylı olarak vermektedir. Bunu yaparken zaman zaman kişisel yorumlarını katmakla birlikte genellikle objektif olarak bize sunmaktadır. O bölgesel sosyol-kültürel zemini türkülerde bulmak mümkündür.
“Birdenbire Eşrefoğlu’nu hatırladım. Kendisi için değil, ölümünden iki yüz elli sonra Kul Hasan’ın ona verdiği cevabı dolayısıyla :
Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Arı biziz bal bizdedir.
Bu manzumenin bir yerinde Kul Hasan (Bahçe biziz gül bizdedir.) diyor. Viyana hezimetinden sonra bu dille konuşabilmek epeyce bir mesele. ”
“Ben Orta Anadolu türkülerini o gurbet, kadar türlü ten yorgunluğu ve iç darlığı dolu acı, dert kervanlarını bu şehirde tanıdım(…) Bu iç Anadolu türküleriyle ben ilk defa, yine Konya’da seferberlik içinde karşılaştım 1916 yaz sonu idi(…) Onları dinlendikten sonra komşu evlerin sessizliğini, adım başında karşılaştığım çocukların ve kadınların, yalnızlıkları içinde daha güzel kadınların, yalnızlıkları içinde daha güzel kadınların yüzlerindeki çizgilerin manasını anladım (…) Çok iyi tanıdığım bir kadın vardı. Akşam saatlerinde onun türkü söylemesini adeta beklerdim ve bilhassa isterdim ki (Gesi bağlarında bir top gülüm var) türküsünü söylesin. Bu acayip türkü hiç fark edilmeden yutulan bir avuç zehre benzer (…) Bazen de (odasına varılmıyor köpeklerden) mısralarıyla başlayan çok hayasız oyun havasını söylerdi (…) Hayır, Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona muhakkak bu türkülerden gitmelidirler.
“Yunus’un Türkçe’nin incilerinden biri olan o güzel şiirinde:
Emir Sultan dervişleri
Tespih ü sena işler
Dizilmiş hüma kuşları
Emir Sultan Türbesinde diye bahsettiği, büyük ruh rüzgarının estiği kalpler mihrakı yer değildir. ”
Tanpınar, Emir Sultan Türbesinde bulamadığı manevi havaya hayıflanıp, duygularını Yunus Emre’nin söylemleri ile ifade etmektedir. Türkülerin zaman zaman yaşanılan oyunların hikâyesi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Tanpınar, böyle bir hikâyesi şöyle söylemektedir:
“Bestenigâr’ın hikâyesi eski hayatımızın bütün bir tarafıdır. Ahmet Rasim, Abdülhamit devrinin meşhur merkez kumandanı Sadullah Paşa’nın Çemberli taş’ta şimdi evkâf müdürlüğü olan konağında cariyelere gençliğinde musiki dersi veriyordu. Bu cariyeler arasında şairin çok beğendiği, güzelliği kadar istidadına da hayran olduğu Nigar isminde çok güzel bir genç kız veremden ölür. İşte:
Ben böyle gönüller yakıcı bestenigârım
Diye başlayan bu manzume, bestesi ile beraber bu genç kıza mersiyedir. ”
Kültürel yapıda bazı ifadeler, sunumlar unutulurken bazı sunumlar unutulurken bazı sunumlar kalır. Hatta bu sunumlar küçülerek tek bir söz halini alır. Böyle bir örnekten hareketle A.H. Tanpınar, kültürel değişken ve değişmezlikleri aktarmaktadır.
“İstanbul’un mazisi insana yalnız bu cinsten içlenmeler vermez. Dadaloğlu: (Ölen ölür kalan sağlar bizimdir) diyor(…) Bir medeniyetten öbürüne geçerken yahut düpedüz yaşarken kaybolan şeylerin yanı başında zamana hükmeden gerçek saltanatlarda vardır. Bir kültürün asıl şerefli tarafı da onlar vasıtasıyla ruhlara değişmez renklerini giydirmesidir. ”
“Çocukluğumda, İstanbul’un hemen her evinde saat başlarında (Entarisi ala benziyor) yahut (Üsküdar’da gezer iken) çalan masa saatleri vardı. ”
Her dönem popüler olan sunum veya üretimler ticari kazançlar olarak sunulmaktadır. Dönemin halk tarafından popülerliği kabul edilen türküleri saatlerde birer sinyal olarak orijinal bir sunumla satışa sunulmaktadır.
“Tanzimattan sonra insanla beraber kahve zevki de değişti. Viyana ve Paris usûlü duvarları aynalarla süslü, sandalye ve masalı kahveler açıldı ve bugün o kadar zevkle dinlediğimiz (katibim) türküsünde kolalı gömleği ve setresiyle alay edilen İstanbul beyleri bu kahvelerde toplanmaya başladılar. ”
Türküler sadece saadet ve ızdırapların tercümanı değil, toplumsal hicivden temsilcileridir. A.H. Tanpınar, bir zamanlar türkülerle hiciv edilen kişilerin artık gözde olmasını eleştirir.
“Bu devrin asıl eseri nedir? Yıkılan ve Üsküp’e kadar kan ve ateş içinde kalan Rumeli’de Budin için söylenen :
Bir yana dizildi on iki bin kız
Aman padişahım bizde islâmız
Adı Nemçe bizim güzel Budin’i kıtasının bulunduğu o acıklı halk türküsü mü yoksa Neşati’nin, Naili’nin şiirleri veya Yeni Cami’nin deniz senfonisi yahut Seyit Nuh’un, Itrı’nın, Hafız Post’un besteleri mi? “
Tanpınar, okuyucuyu düşünmeye, türkülere sahip çıkmaya davet etmektedir. Yaşadığım Gibi denemesindeki (Garp ile şark arasında görülen esaslı farklar) makalesinde eleştirel bir tavırla yaklaşmaktadır.
“Şüphesiz klasik musikimiz, halk havaları ile beraber dünyanın en zengin denilebilecek nağme hazineleridir. (…) Ben bu musikiye bağlıyım fakat eskiliklerini de inkar edemem. ”
“Turnam evleri, alçacık evler
İçinde oturur paşalar, beyler
Örtün perdeleri görmesin eller… Bir Rumeli türküsünden…”
(Göçmen davası) başlıklı yazısına bir Rumeli Türküsü ile başlar. Hemen bu makalenin devamında “Türkülerimiz ve şivelerimiz birbirine karıştı. ” Tanpınar, zorla yurdundan çıkarılmanın, sık sık yer değiştirmenin acısını ifade eder. Bulgaristan’dan Türk vatandaşlarının sürülmesini tenkit etmekte, vatanın ve insanların tepkisiz kalışına tepki göstermektedir. Burada türkülerin milliğini vurguladığını görmekteyiz.
“Her kıyı şehrinde -nehir veya deniz- daima suyun götürdüğü bir güzel vardır.
Eski İstanbul türküsünü hatırlamamak lazım mı?
Güveyi sarayda sarığını düzeltir.
Gelin gelecek diye yolları gözetir.
Gelinin saçlarını dalga düzeltir… ”
(İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız) makalesinde ifade ettiği üzere yaşanılan hayat, coğrafya, zaman her zaman türkülere ya da diğer türkülere yansımıştır.
“İstanbul’da geçen her saat, Selahaddin Eyüboğlu’ndan dinlediğim eski ilahinin güftesine benzer:
Gülden kurulmuş bir Pazar
Gül alır gül satarlar… güldür gül. Çünkü İstanbul’da her saat bir sanat eseri gibi güzeldir. ”
(Yaklaşan büyük Yıldönümü) isimli makalesinde İstanbul’un kendi muhayyilesinde ki yansımasını ilahi ile örneklendirilip, somutlaştırılmaktadır.
“Hacı Bayram bir ilahisinde:
Nagehan ol şara verdim/ ol şarı yapılır gördüm.
Ben dahi bile yapıldım/ taş u toprak arasında diye haykırdı. Bu güzel beyitte bir milletin kendi imanından yeni baştan doğuşunun bütün sırrı vardır. Yunus Emre:
Taptığın tapusunda / kul olduk kapısında
Yunus miskin çiğ idik / piştik elhamdülillah beyitiyle aynı şeyi tekrarlar. Bu iki manzume ve benzerlerinin manası şudur: zaman içinde bizim bugünkü halkası olduğumuz bir devam zinciri dövülüyordu. ”
(Bursa’nın daveti) adlı makalesinde belirttiği gibi ilâhiler de inanç dünyamızın dışa vurumu ve cemaatçi zihni yapı gereği paylaşımıdır. Bir cemaat zihniyetine sahip bir toplumuz. Batının (ben) kavramı yenirini (biz) vardır. Zihni yapının dışa vurumunda, özellikle ilâhilerde bu mevcuttur. Teslimiyet ve yeniden varoluşu görürüz. Toplumsal yapının her devresinde bu vardır. Örneğin aşıklık geleneğinden bade içmek bunun farklı görünümüdür. Orada sade kişilikten sanatçı olma varken burada manevi olgunluk söz konusudur.
Görüldüğü üzere türküler daha çok acı, sevinç, toplumsal hicivle ilgili muhtevaya sahipken, inanç yazımızın dışlanmış şekli ilâhilerdir. Nefsi olgunluk, inanca dair uygulamalar ve yaptırımlar muhtevatı oluşturmaktadır.
-HALK HİKAYELERİ, MASALLAR ve EFSANELER-
Halk Edebiyatının türleri ile ilgili detaylı bilgiyi daha önceki roman tasniflemesinde verdiğimizden ötürü bu bölümde A.Hamdi Tanpınar’ın denemelerindeki halk hikayeleri, masallar, efsaneleri alıntı yaparak, kanaatimiz doğrultusunda yorumlamaya çalıştık.
“Ak Şemseddin o zamanlar devrinin ilmini ilâhiyattan, tıbba, nahivden musikiye kadar öğrenmiş fakat bir türlü ruhundaki susuzluğu gideremediği için yüzünü tasavvufa çevirmiş, kendine mürşit arayan genç bir alimdi. Nihayet dayanamayıp Şeyh Zeyneddin-i Hafi’nin yanına gitmek için Osmancık medresesindeki müderrisliğini bırakıp yola çıkar. Fakat Halep’te bir gece rüyasında bir ucu boynuna geçmiş bir zincirden öbür ucunu Hacı Bayram’ın elinde tuttuğunu görür ve nasibinin Hacı Bayram’dan olduğunu anlar, yoldan döner.
Ankara’ya geldiği zaman Hacı Bayram’ı müritleriyle ovada mahsul toplarken görür. Yanına yaklaşır; fakat iltifat görmez. Aldırmayarak işe girişir, yemek zamanına kadar Şeyh’in müritleriyle beraber çalışır. Yemek vakti olur, H.Bayram kendi eliyle aş dağıtır. Fakat Ak Şemseddin çanağına ne burçak çorbası, ne de yoğurt koyar; artan aşıda köpeklerine döker. Ak Şemseddin darılıp gideceği yerde Şeyh’in kapısının köpekleriyle ve onların çanağından karnını doyurur. Bu alçak gönüllülük, bu teslim üzerine Hacı Bayram onu yanına çağırır, müriddiğe kabul eder. ”
Tür olarak anlatılar ne olursa olsun, her zaman okuyucuya, dinleyiciye, izleyiciye mesaj verir. Ondan çıkacak dersi aktarır. Tanpınar, Beş Şehir’de bu tarz hikayelere sık sık yer verir. Bu hikayede önemli ilk unsur rüya motifidir. İlahi kaynaklı bilginin hocasını arayan Ak Şemseddin yine rüya yolu ile (ilahi bir kanalla) aradığı kişiyi öğrenir ve ona tabi olmak için kapısına gider. Her zaman bir sınav vardır. Oda sınava tabi tutulur. Anlatılan hikayede mesaj, alçakgönüllü olmak, samimi, sadık olmak ve en önemlisi istenilen hedefe sabırla ulaşacağının vurgulanmasıdır.
“Ben annemle babamla gittiğimiz kehribarcılar şimdi masal gibi katılıyorum. ”
Masal bir tür özelliğinden çok hayal-meyal ikilemesinin yerine kullanılmıştır. (masal gibi hatırlamak) tam olarak olmayan, net bir hatırlama değildir. Erzurum çarşısını anlatan yazar, çocukluğuna dair günleri net olarak hatırlamamaktadır
“Büyük anneannemin masallarıyla Kerem’den, yunus’tan okuduğu beyitlerle bana öğretmeye çalıştığı yıldız adlarıyla muhayyilemde büyülü hatırası hâlâ pırıl pırıl tutuşur. (…) Bu dağlardan sonra Aşık Kerem benim için bir hayalet yolcu gibi kervanımıza takılmıştır. Zaten ninemin sık sık hatırlayışları yüzünden bu yolculuk birazda onun namına yapılıyor gibiydi. Bu Trabzonlu kadının bütün coğrafya bilgisi memleketiyle gençliğinden gittiği Yemen, Mekke bir yana bırakılırsa bu hikayeden gelirdi. ”
Anlatılanlar, dinleyiciyi bilgilendirme yönünde de katkı sağlamaktadır. Zaman, mekan unsurları dinleyici zihninde yer ederek kültürel birikimine katkı sağlamaktadır.
“Evliya’nın (çelebi) Hacı Bayram-ı Veli için bir hatim başladığı halde kendisini unutmasına üzülen Erdede Sultan gece onun rüyasına girmekle kalmaz, aynı zamanda gaipten gönderdiği bir elçiyle sabahleyin ona kendi merkadini gösterir. Evliya Çelebi’nin el ele Ankara sokaklarında yürüdüğü ve sonradan birdenbire fazla tecessüsü yüzünden kaybettiği gaip alemlerden gelen bu rehberin elleri kemikmiş ve sesi toprak altından gelir gibi derin ve boğukmuş. ”
Tanpınar , ifadesinde bu zatı arıyor fakat bulamıyor. Diğer bir anlatı ise kesin olmamakla birlikte (Ankaralı Kuşbaba) diye anlatılan yatırı aradığı şeklindedir. Bir hikâyette de rüya motifini görmekteyiz.
“Mütareke yıllarında Ermeni meselesi dolayısıyla Erzurum’a gelmiş olan Amerikan heyetine o zamanın Belediye Reisi Zakir Bey’in verdiği cevabı kim hatırlamaz?
Tercümana: - Dilmaç, bana bak bu beyler uzun boylu anlatıyorlar. Ben kısa bir misalle Erzurum’da ekseriyet kimlerde idi. Generale anlatayım, diyerek Heyeti oturdukları evin penceresine götürmüş.
- Bakın demiş. Şurada bütün şehri saran bir taşlık var. Onunda arkasında yirmide bir kadar duvarla çevrilmiş bir yer var. O büyük taşlık Müslüman mezarlığı, o küçüğü de Ermeni mezarlığı… Bunlar kendi ölülerini yemediler ya! ”
Dilin, doğru ve yerinde kullanımının ne kadar etkin bir savunma mekanizması olduğunu vurgular bir hikayedir. Tarih kitaplarında da Ermeni konusunda özellikle Tehcir 1914 Kanunu ile ilgili konularda sıkça rastladığımız bir anlatıdır.
“Bana 300 yılın üzerinden aşarak XVI. Asrın şair İshak Çelebi’sini hatırlatan onun çok meşhur (şamdan çıktığım akşama dedim şam-ı Şerif)mısrasını tekrar ederek anlatan bu şaşırtıcı adam, gerçekten hatırlanmaya değer. Cevad’ın odasında tanıdığım Edip Hoca’yı ben çok sevmiştim. Bir gün dostlarından birine uğrayarak çay bardağı istemiş, çok güzel bir takımı beğenmiş (hakkı, bunları ayır, ben birisini alıyorum, bu akşam tecrübe edeceğim) demiş. Fakat ertesi gün çay bardağını geri getirmiş (Hoca ne diye beğenmedin, bu güzel bardakları?) diye soran dostuna, o dik sesiyle (Hakkı, bardaklar güzel ama uymuyor. Sabahleyin çayla doldurdum, şöyle bir önüme koydum. Bir kendimi düşündüm, bir ona baktım: nispetsiz…Hele, Hakkı can, sen bana biraz daha büyüğünü bul) demiş. Bu küçük fıkra Edip Hoca’nın nasıl bir adam olduğunu, ne kadar tam bir alemden kopup geldiğini gösterir. ”
Bir dostunu anlatırken ona dair bir anlatı ile örnekleme yapmıştır. Aynı zamanda okuyucunun yüzünde tebessüm bırakmayı da sağlayan fıkra, anlatımda akıcılığı sağlamada yarar sağlamıştır, kanaatindeyiz.
“Erzurum’da hikayelerini dinlediğim insanlardan biride 93’te Erzurum mebusu olan Ahmet Muhtar Bey’dir. Onun hayatı ana tarafından torunu olan Cevad Dursunoğlu’ndan sık sık dinledim. Beğenmedim bir valiyi övdüğü için öfkelendiği Envar-ı Şarkiye Gazetesini, her hafta uşağı Ömer Ağa’ya (o maşayı al, o kağıt parçasını maşa ile tut, o sobayı aç, şimdi içine at, sende git elini yıka) diyerek sobaya attıran bu adamın yapmacığı fazla hiddetleri, göreneğin güçlükle hapsettiği bütün bir mizacı gösterir. ”
Tanpınar, Konya’daki vezir isimlerinden bahsederken ilginç örneklemelerde bulunmuştur. “Kuran’dan, Şeh-nâme’dan ve Oğuz Destan’ında beraberce koparılmış mücevherlere benzeyen bu Selçuk adları… ”
“Kendisine (Boş köşe neresidir?) diye sormuşlar. Mevlana da (Aşık adam için boş köşe sevgilinin kucağıdır.) diyerek, bulunduğu yerden kalkmış ve Şems’in girer girmez çömeldiği kapı dibine geçip yanına oturmuş. Şems kalabalıktan, ön saftan görünmekten fazla hoşlanmazdı. Eflaki Şems’in şöhretinin o gün başladığını söyler (…) Şems Konya’da bu ilk ikametinden sonra Şam’a kaçtığı zaman Mevlana oğlu Sultan Veled’e (Bahattin uyuyorsun? Kalk, şeyhini ara!) der. Bu söz karanlık gecede çakan şimşeğe benzer. (Kalk şeyhini ara) yani hakikatlerini bul, kendini yap! Acaba bunu söylerken Mevlana Şems’in dönmesine böyle ısrar etmesinin ölümüne sebep olacağını biliyor muydu?(…) Menakıb kitapları Şems’in ölümünden sonra Mevlana’nın üzerinde hemen hemen aynı tesiri gösteren Çelebi Salâhaddin’in bir cümlesini nakleder. ( ben Mevlana hazretlerinin aynasıyım. O benim şahsımda kendi büyüklüğünü seyrediyor) Beklide Şems-Mevlana münasebetlerinin en iyi izahını bir cümle verir. ”
Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum, felsefesinden hareketle öğreten ve anlatana saygının vurgulanması vardır.
“İlkokul talebesiyken, Bursa’yı çok seven babamın anlattığı şeyleri dinler ve muhayyilemde onları tarih kitabımda rastladığım isimlerle birleştirdim… Korunalp ve Geyikli Baba bu isimlerin başında gelirdi. Birini mektepte öğrenmiş, öbürünü yattığı yeri ziyaret eden babamdan dinlemiştim. Korunalp, benim için daima büyük cenk kargaşalığının ortasında sert, yanık yüzü manzaraya ve kalabalığa hakim bir kahramandı. Uçar gibi koşan yağız atının üstünde, onu hep gaza ve ganimet peşinde görürdüm. O benim için gece içinde sel gibi akan nal seslerinin, yaralı ve ölüm çığlıklarının üstünde dalgalanan zafer nâralarının büründüğü masal kahramanıydı.
Geyikli Baba’ya gelince o Bursa fethini o kadar masallaştıran ve Yeni Türk devletinin kuruluşunu bir dinin doğuşuna benzeten Horasan Erenleri’ndendir. İncil’deki çocuk İsa’yı beşiğinde ziyarete gelen ve ayaklarının ucuna hazineler dolusu hediyeler yığan çobanlar gibi fakat yıldız yerine şeyhlerin işaretiyle, Asya’nın içinden kimi sadece vatanını, kimisi de eşiğinden doğduğu taç ve tahtı bırakıp gelirler. Henüz tekfur şehri olan Bursa’nın etrafında zaviyelerini kurarlar, ruh kudretleri ve kerametleriyle bu şehri muhasara ederler sonra da genç Orhan’ın ordusuna hiç kimsenin kullanamayacağı kadar ağır silahlarla katılırlar. ”
“Şeyh Edebali karamanlı bir fakihti. Gelenek, onun kızını Osman Bey’e vermek için epey tereddüt ettiğini ve nihayet evinde misafir kaldığı ve bir oda da yan yana yer yataklarında yattıkları bir gece gördüğü o meşhur rüyayı dinledikten sonra damatlığa kabul ettiğini söyler. Rüya şudur: Şeyh Edebali’nin göğsünden hilâl şeklinde bir ay çıkar ve büyüyerek tam bedir haline Osman’ın boynuna girer. O zaman Osman’ın kendi karnından- bazı tarihçilere göre de ikisinin arasından- üç kıta’yı dallarının altına alan, köklerinden büyük nehirlerin- Dicle, Fırat, Nil ve Tuna- fışkırdığı büyük bir ağaç büyür ve böylece Osman, imparatorluğunun bütün zafer tarihini rüyasında görmüş olur. ”
Osmanlı İmparatorluğu bizim şanlı tarihimizin bir parçasıdır. Küçük bir aşiretten kıtalara hükmeden bir imparatorluk, çalışma ve azmin gayreti ile mümkündür. Türk milletinin tarihi sürecinde bu olağan bir şeydir. İmparatorluk sonrası yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da yok olmak üzere olan bir milletin yaşlı ağacın gövdesinden fışkıran filizler gibi yeniden varoluşudur. Türk milletinin destanlarına da baktığımızda fiziki güç ve manevi gücün birlikteliğini görürüz. Bu hikayede de rüya motifi ile diğer alemden gelen zafer müjdesi ve seçilmişlik vardır. Osman Bey, seçilmiş olduğu için, ilahi güç tarafından görevlendirilmiştir. Bilindiği gibi hakanlar, kağanlar, imparatorlar dünyada Tanrı’nın elçileridirler. Onun buyruk ve emirlerini yeryüzünde kurarlar. Rüyada ilahi kaynaklı bilgi aktarılmış, Osman Bey’de gerekeni yapmış ve imparatorluk kurmuştur.
“Bursa, bir su şehridir ve bu itibarla bize hiç beklenmedik bir adamı hatırlatır. Bu Şeyhülislam Karaçelebizâde Aziz Efendi’dir. Deli İbrahim’in hal’i ve katli esnasında o kadar zalim davranan ve saltanatın ilk yıllarında N.Mehmet’in bütün vezirleri arasında azarlamaktan çekinmeyen bu acayip ruhlu alim, ikbali seven fakat onun haşin mizacı yüzünden bir türlü elinde tutamayan bu zeki, zafir, kibar fakat geçimsiz adam Bursa’nın hayatına garip bir şekilde girer. Menfasını değiştirdiği bu su şehrinde çeşme yaptırmayı kendine biricik eğlence edinir ve servetinin mühim bir kısmını bunun için harcar. Böyle bir hayrata ihtiyaç olmadığını aklına bile getirmeden yaptırdığı çeşmelere Bursalılar hâlâ (Müftü Çeşmeleri) diyorlar. ”
İnsanoğlu istediği hedefe ulaşamadığı zaman genellikle kendini yetebilirlik noktasında tatmin etmek için farklı yönlere yönelir. Bu tıpkı bacağı sakat olan birinin basketbol oynayamayacağı için resimde çok iyi kendini geliştirmesi gibidir. Şeyhülislam Karaçelebizâde Aziz Efendi de hedefine ulaşamamış, kendini serveti dahilinde çeşme yaptırmaya yöneltmiştir. Tanpınar’ın belirttiği üzere ihtiyaç olmadığı halde tutunabilmek, kendini mutlu edebilmek için farklı bir dışa vurum yöntemi denemiştir.
“Emir Sultan belki de bu XV. Asır Türkiye’sinin halk muhayyilesine en fazla malolmuş çehresidir. Hoca Sadettin tarihinde, Taşkö
prülü Şakayk-ı Osmaniye’de, Beliğ Güldeste’sinde onun bir yığın menkıbesini anlatır. Beliğ anlatılanları arasında üç menkıbe vardır ki bunlardan biri, Emir Sultan’ın müritlerinden birinin keramet göstermesini istemesi üzerine değneğiyle vurarak bir su taşırmasıdır. İkincisi Emir Sultan’ın türbesinin yapılmasına aittir. Beliğ’in anlattığına göre Hoca Kasım isminde Bursalı bir zengin bir gün Emir Sultan’a arakiye hediye eder, o da kendisine bir sikke verir. O gün Hoca Kasım çarşıda gezerken otuz bin dirheme satılan bir büyük elmas görür. Parasının yetmeyeceğini bildiği için üzülür. Fakat kasesindeki parayı sayınca 30 bin dirhemden fazla parası olduğunu görür ve taşı alır ve hemen o gün kendisine 130 bin dirhem teklif eden mücevherden anlar bir Yahudi’ye satar. Bütün bunların Şeyh’in kerametiyle olduğunu bildiği için şimdiki yerindeki- sonra türbeyi de içine alan- zaviyeyi bu parayla yaptırır. Üçüncü hikaye başta türlü güzeldir. 1032 senesinde- yani Emir Sultan’ın ölümünden aşağı yukarı 200 yıl sonra- bir gün Bursa’ya büyük bir aslanla dolaşmaktan hoşlanan bir adamcağız gelir ve yine günün birinde Emir Sultan’ın Türbesini ziyaret etmek ister. Bir direğe aslanı iyice zincirledikten sonra içeri girer. Biraz sonra aslan zinciri kırar, zinciri sürükleyen deli aşık gibi türbenin kapısına gelir ve gözlerinden yaş aka aka Emir’i ziyaret eder. Sonra olduğu yere dönerek sahibini bekler. ”
Kutsal olduğuna inanılan kişilerin, kerametleri vardır. Bu da halk anlatımlarında yer alır ki özellikle Emir Sultan’ın Türbesine dair 3. anlatma dikkat çekicidir. Akli iradesi olmayan, vahşi bir hayvanın, göz yaşı dökmesi ve türbeye saygı göstermesi anlatmalara farklı bir bakış açısı getirir. Bu hayret verici bir unsurdur. En çarpıcı keramettir. Gözyaşı ve arslan asla aynı yapı içinde yer almaz, oysa bu menkıbede iki tezat unsur bir araya gelerek menkıbedeki çarpıcılık artırılarak, Emir Sultan’a daha fazla saygı duyulmasına sebep olmuştur.
“Peygamberin neslinden olan Emir Buhari geleneğe göre bu yeni imparatorluğun merkezine gitmek için Medine’de doğrudan doğruya Hazret-i Muhammed’den izin alır. Hatta bütün yolculuk boyunca başının üstünde bir kandil ona Bursa’ya kadar yoldaşlık eder ve Bursa’ya geldikten sonra 3 gün 3 gece üst üste bu kandil görünür. ”
Işık motifi başka keramet motiflerindendir ki peygamberinde çocukken başında dolanan koruyucu bulut anlatısını hatırlatır. Işık ilahi kaynaklıdır. Bizim destan ve diğer anlatı türlerinde de görülür. Yol göstericidir. Bu anlatıda yol gösterici ışık kandil olarak ifade edilmiştir. Diğer motif sayılarla ilgilidir. (3 gün 3 gece) motifi anlatılarda görülen tek sayı motifi örneklerindendir. 3 sayısının öneminin gök, yer, yer altı unsurlarından kutsal sayıldığı kanısındayım. Bu anlatıda kullanılmıştır.,
“Beyazid camii, İstanbul’un toprağına atılmış çekirdek gibidir.(…) Gelenek, caminin bittiği sıralarda 2. Beyazid’in fakir bir kadından aldığı bir çift güvercini buraya hediye ettiğini söyler.(…) Evliya Çelebi, Beyazid Camii için tükenmez hazinedir. Caminin kıble yerini tayin edemeyen mimar, Sultan Beyazid’a (mihrabı ne tarafa koyalım) der. O da (şu ayağıma bas) der. Mimar basınca Kâbe’yi görür. ”
Hakan, kağan ve padişahların tanrı’nın gölgesi olduğunun bir başka ifadeleşmişidir ki Sultan Beyazid’in kerametini gösteren bu anlatı, onun padişahlığının yüceltilmesini ifade etmektedir.
“Çocukluğumda dinlediğim bir masalın şehzadesi, kulaktan aşık olduğu peri kızına altında akan bir çeşme ve yanı başında Baki’nin boynunu boşuna o kadar hayranlıkla övdüğü cinsten bir sevi bulunan, yukarıda anlattığımız cinsten namazgahta kavuşur. Öğrettikleri gibi çeşmeden abdest alır, ağacın dibinde namaz kılar ve dua ederken, üç defa üst üste (Mersine, uzat saçının telini, al Mustafa’yı yanına…) diye bir ses işitir. Servinin derinliklerinden 3 defa (Alamam dayıcığım, insanoğludur, çiğ süt emmiştir) cevabı gelir. Fakat dördüncü serviden bir saç teli uzanır. Masalın sonunda Mersina çiğ sütle beslendiği için unutkan olan aşığına kendisini hatırlatmak için, üzerine aynı çeşme ile servinin tasvirini- tabii göz yaşlarıyla- dokuduğu bir seccade gönderir. O da başını bu seccadeye kor koymaz aynı sesi işiterek Mersina’yı hatırlar ve ona döner. ”
Tanpınar, çocukluğuna dair bir masalın hayatındaki izi, kendindeki izlenimini, servinin muhayyilesindeki- aynı zamanda Türk muhayyilesindeki yerini- yerini belirtmektedir.
“Tulumbacılık, bir bakıma sporsuz İstanbul’un tek sporuydu (…) Rahmetli Osman Cemal Kaygılının semai kahveleri adlı kitabında 1308 senelerinin meşhur meydan şairleri ve aşıklarından olan Çiroz Ali’nin ölümüne dair anlattığı hikaye bu tipi bize bütün hususiyetleriyle verebilir.
Çiroz Ali verem imiş. Hastalık ağırlaşınca Bakırköy’deki dayısının evine tebdili havaya gönderilmiş. Bittabi bütün tulumbacı koğuşları bu meşhur arkadaşın sıhhatiyle meşgulmüş. Öleceği günün gecesi defterdar burnu tulumbacı koğuşu reisi İsmail Kahya, bir şey olursa haber versin diye Bakırköy’e bir adam gönderir. Çiroz Ali sabaha karşı ölür. Habercide bir kira beygirine atlayarak defterdar burnuna gelir ve Kahya İsmail’e (sizlere ömür) der. O zaman defterdar burnu da 200’e yakın tulumbacı Bakırköy’e hareket ederse orada da bir o kadar meslektaşı ile birleşir(…) Cenazeyi bir saat on dakika gibi imkansız bir zamanda açık ayak denen koşu şekliyle Bakırköy’den Eyüp Camii’ne indirirler. ”
Aşık Çiroz Ali’nin sevgisi ve iyi insan olmanın sonucu ortaya çıkan sevgi selinin hikayetidir.
“(…) ve yıkılan imparatorluğu, ay ışığının altın bir uçurum yaptığı sularda saz sesleri arsında batan bir masal gemisine benzetirim. ”
Bu ifadedeki masal tür özelliğinden ziyade A.H. Tanpınar’ın yıkılan imparatorluğa dair düşüncelerini aktarım aracı olarak kullanılmıştır.
“Şark muhayyilesi eski masalların en tesadüfü mücevher bulucularına benzer. Zümrüt Anka kuşunun kendisi taşıdığı ıssız dağ tepelerinde toplayabildiği toplar ve o kadarla kalır. ”
“Büyük ölümsüz zaman ejderi kendi üstüne bir daha döndü, gene kendisinden doğabilmek için altın kuyruğuna ısırmaya başladı. ”
Yazar, her iki alıntıda da masal motif örneklerini kullanmıştır. Şarka dair fikirlerini aktarırken ve (Yılbaşında Düşünceler) adlı makalesinde zaman kavramını somutlaştırmak adına motifleme yolunu seçmiştir. Zümrüt-i Anka* Kafdağı’nda varsayılan, tüyleri renkli, yüzü insana benzer, yere konmayan ve yükseklerden uçan bir kuştur.
“Müstakimzâde her harfin yanı başında o harfin meleğinin beklediğini söyler. Hatta Evliya Çelebi’ye imrendirecek bir saflıkta zülüflü eliflerin yanı başında (bayağı saçlı ve sakallı) bir meleğin durduğunu iddia eder. Bu mektuptan sonra yazı sanatı epeyce istihale geçirdi. Hatta eski yazı hayattan çekilince bir nevi müdafaa hissi ile büyük abidevi şekillere tekrar dönmeye çalıştı. Fakat yanı başında bekleyen melek, büyük manasında kültür ve medeniyet bulunmadığı için sadece asil bir hendesede kaldı. ”
(İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatları) makalesinde, İstanbul müzesinde 2. Abdülhamit’in 25 yıllık hükümdarlık yılını tebrik için gönderilen som altın bir sahife üzerine yahut ve mücevherlerle işlenmiş bir tebrik arızası ve bu arıza hakkında anlatılanlar ve A.H.Tanpınar’ın eleştirel bakışı vardır.
Tanpınar, (yaşadığım gibi) isimli denemesi, (Batı Şehir)’e göre farklıdır. Buradaki hikaye unsurları motiflerden faydalanma ve somutlaştırma yönünde iken (Beş Şehir) denemesi, tamamen hikayetin anlatımına ve okuyucuya mesaj vermeye yöneliktir.
“Küçük kız çocuğu, belki de sisin hemen o noktadaki biraz daha koyulaşarak kendi kendine yarattığı bir mahluk, süzgün bir hayalet, bir başka bakkal dükkanının kapısında pirinç ve fasulyeleri Korun’un hazinesine ait şeyler yapan elektrik ışığının ve dışarıdan gelen sokak fenerinin çift hücumu arasında birdenbire eriyiverdi. O kadar ki aramak beyhude idi.(…) Eski Yunanlılar, kendi ahretlerini o renksiz ve mahzun gölgelerin geçmiş günlerini hatırlayarak dolaştıkları güneşsiz alemi böyle, sisli günler demi buldular? Odyssee’de Ulysse bu ahrete iner ve orada eski muharebe arkadaşlarını güneşe hasret çeker bulur. Siste herkes bir parça Ulysse’e benzer. ”
(Ladasa, Sise ve Lüfere Dair) makalesinde Karun hikayesi ve Odesa ve İlyada Destanı ile anlatılanları örnekleme yapmıştır. Karun*, zenginliği fakat aynı zamanda zalimlik ve cimriliğin sembolü olarak geçmektedir.
“Eski elbiseler erkek çocuğa gizliyor ve küçültüyor, buna karşılık kadınlarda boyu ve endamı adeta büyütüyor, yapmacıktan bir olgunluk veriyor. Fakat bunlar bir kez çocuğundan ziyade birer masal tavusu idiler. Onlara bakarken sadece gözümüzün emrinde olan muhayyilemizle bütün sefaletlerin unuttuğumuz eski çağları seyrediyorduk. Aslı Kerem’e, Zühre Tahir’e bu kıyafetlere benzer kıyafetlerle, bu edalar içinde görünmüştü. Böylece iki gün hayretten hayrete düşerek Maraş sokaklarında dolaştık. ”
(Maraşlıların Bayramı)makalesinde şehre ve törenlere dair duygu ve düşüncelerinin aktarımında motifsel özelliklerden faydalanmıştır.
“Maraş çarşısının başka bir hususiliği de vardır. İnsan bu çarşıda kendisini (İlyada’nın) dünyasında sanıyor. Hangi dükkana giderseniz gidin bir kahramanla veya onun çocuğu yahut torunuyla karşılaşıyorsunuz. 25 yıl önceki destanın canlı bir tarafını dinliyorsunuz. Kahramanlık – tıpkı Erzurum’da olduğu gibi, tıpkı bir silahı patlatan ve sonuna kadar dağdan inmeyen garp vilayetlerinde olduğu gibi – o kadar herkesin malı ki en olmayacak hikayeleri dinlerken bile insana karşısındakinin övündüğü duygusu gelmiyor. Zaten onlara göre kahraman kendileri değil ki kahramanlığı yapan şehirdir. Her şeyi onun için istiyorlar, bütün medhler ona dönüyor. Zaten (İlyada’yı) onun için hatırladım. Nasıl Homere’in destanında hiç kimse muhatabının ruh kudretine şaşırmıyor. ”
“Realitenin ağır bastığı devirlerde güzelin kendisi daima 2. planda kalır. Hiç olmazsa böyle olmasını isteyen mektepler ve zümreler meydana çıkar. (İlyada’da) enaz rast geldiğimiz çehre, bu uzun muharebenin sebebi olan (ilahi Helena)’nın çehresidir. Zafer nârâları ve hücum çığlıkları içinde onun eski dünyayı alt üst eden tebessümü göze görünmez bile(…) Bir medeniyet değişmesi, macerası bütün buhranlarıyla yaşadığımız bir devirde güzel dediğimiz şeyin 2. planda kalması tabii bir hadise olamaz. ”
(Maraşlılar Bayramı) ve (Yahya Kemal ve Türk musikisi) makalelerinde fikirlerinin destekleyici olarak İlyada Destanı kahramanlarından faydalanmıştır. Görüldüğü üzere fikir yazılarında evrensel motifler kullanılmıştır.
“(…) Sergi bir resim sergisi olmaktan adeta çıkıyor, tıpkı Ebu Ali Sina hikayelerinde olduğu gibi iki büyücünün birbiriyle karşılaşmasından doğan bir nevi kozmik hayretler dünyası oluyor. ”
“Bursalı İsmail Hakkı – Celveti mutasavvıf büyük alim ve zaman zamanda cins şair- genç vakit yattığı zaman ağır uykularından sabah namazına bahçesindeki horozun (İsmail Efendi hu…) diye kendisini uyandırdığını anlattıktan sonra (hayvanat ve eşya konuşur, fakat onu her kulak işitmez) der. Sanatkar bu fısıltıları, bu mahrem konuşmayı duyan insandır. Bedri ise zaman zaman bu mahremin çekirdeğine erişir. ”
(Bedri Rahmi’nin Resim Sergisi) adlı makalesinde hikaye ve anlatıları birer övgü aracı ve övgünün haklı ispatı olarak aktarmaktadır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın iki denemesindeki anlatı türlerine baktığımızda, gezdiği şehirlerin anlatımını konu alan Beş Şehir’de o şehrin sosyo-kültürel, içtima ve dini yaşantılarını ve beraberinde sosyal psikolojiyi sunduğu anlatıları direkt okuyucuya bildiği tanıdığı anlatıları sunmuştur. Bundan dolayı Beş Şehir’e ait hikayelerde yorumlama hikayelere yöneliktir. İçinde kullanılan motiflerin yorumlanmasına yönelik olurken değeri Yaşadığım Gibi adlı denemesi ise daha çok fikir ve tenkitlerini konu alan makalelerden oluşmuş, buradaki anlatı türleri direkt hikayenin anlatımı değil anlatılanların içinde geçen unsurların, isimlerin bir veya bir kaçını kullanılmasına yönelik olmuştur. Bu denemede daha çok Tanpınar, ortaya koyduklarını destekleme, ispat, örnekleme olarak anlatı türlerinden faydalanmış, Beş Şehir’e nazaran daha evrensel motiflere –İlyada, odesa- yer vermiştir. Bu kitabın değerlendirmesinde ise sade A.H. Tanpınar’ın kullanım amacı belirtmekle yetinilmiştir.
- HALK İNANIŞLARI-
İnanışlar, tarihi süreçte toplumlar tarafından bir takım tenkit süzgecinden geçtikten sonra yerleşir. Yüzyıllar boyu gelenek ve gelişerek yerleşen bu inanışları yıkmak kolay değildir. İnanışlarla ilgili detaylı bilgi roman tasniflemesi bölümünde verilmiştir. Bu bölümde aktarım ve yorumlama yöntemi uygulanacaktır.
“(…) Onun içindir ki bundan böyle her zincir kırılışının başında Ankara’nın adı geçecek ve her hürriyet mücadelesi, Sakarya’da, İnönü’de, Afyon’da, Kütahya’da ve Bursa yollarında ölülerin ruhlarına kendiliğinden ithaf edilmiş bir dua olacaktır. ”
Bizim inanç yapımızda ölüler ölüp gittikten sonra asla unutmazlar. Bayram ve kandillerde ziyaretin yanı sıra dualar gönderilir ruhlarına, Kur’andan Yasin-i Şerif’ler okunur ki bu inanç yapısı görmekteyiz.
“(Emir Sultan Türbesi) Eskiden bu türbede ayrıca bir köylü ve hasta topluluğu yapıldığını, civardaki ahilerin buraya toplandığını da söylüyorlar. Yıldırım- aşık olduğu kızını onun elinden zorla, hatta bizim için birazda kanlı bir şekilde olan- kızını geri almak isteyen Yıldırım’ın gönderdiği askerleri hep öldürür. Emir Sultan, Bursa’nın büyük aşk maceralarından birinin kahramanı sıfatıyla aşıklara maneviyatıyla yardım eder, evlenmelerini kolaylaştırır. ”
“Çocukluğumda, bir Arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık, sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz İstanbul sularını sayıklardı:
- Çırçır, Karakulak, Şifa suyu, Hünkar suyu, Taşdelen, Sırmakeş…
Adeta bir kuşun peltesi gibi ağırlaşan dilinin altında bir gergin kuru dudaklarının arasında bu kelimeler ezdikçe fersiz gözleri canlanır. Bütün yüzüne bizim duymadığımız şeyler dinliyormuş gibi dikkat kesilir, yanaklarının çukuru sanki bu dikkatle dolardı. Bir gün damadı babama:
- Bu onun ilacı, tılsımı gibi bir şey… Onları sayıkladıkça iyileşiyor demişti. İstanbul, bu kadın için serin, şifalı sular şehriydi. ”
Bu anlatılarda bireysellik ve toplumsallık vardır. Bireyin ya da bireylerin inançları içindeki bulundukları toplumların inançları ile örtüşmektedir.
“Bugün öldürülene ertesi gün türbe yapılıyor. Öldürüldüğü yere daha o gece mum yakılıyordu. Daha ziyade Bayramiye Tarikatı’nın Mevlaniye kolundan gelen bu cins şeyhlerin arasında en meşhuru Aksaraylı Pir Ali’nin oğlu olan, güzelliği dolayısıyla Oğlan Şeyh denilen İsmail Maşuki At Meydanında başı kesilerek öldürülmüş ve cesedi denize atılmıştı. Buraya sonradan bir merkat yapıldı. Dalgaların Rumeli Hisarı’na götürdüğü iddia edilen cesette Küçük Bebek’le Rumeli arasına gömüldü. ”
İnanışları A. Hamdi Tanpınar, genellikle objektif bir tavırla aktarmakla birlikte toplumun sosyal zeminini yansıtmak amacıyla eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Bu anlatı yazlaşan inanç ve bakış açısını ortaya koymaktadır.
-ÇOCUK OYUNLARI ve HALK OYUNLARI-
“(…)Artık adlarıyla mevcut olmayan şeylere hudut çizen şehir kapılarının önündeki meydanlarda davul, zurna, çalınıyor, cirit, ber oynanıyordu. ”
Halk oyunları sınıflamasına sadece yöresel kıyafetler giyilip, musiki eşitliğinde hareketlerin yapılması olan oyunlar girmemektedir. Ki savaş oyunlarının farklı bir çeşiti olan Cirit, ber de bu oyunlara dahildir.
“Çoğu 1920 senesinin gençleri, bir kısmı da o senelerde ölenlerin torun ve çocukları olan bu kalabalık, takım takım olmuşlar, şehrin meydanında eski oyunları oynuyorlardı. İlk silahı patlatanlardan 70 yaşında bir ihtiyar, bu kafilelerin birinde elindeki davulla imkansız görünecek bir çeviklikle oynuyor, onun kocaman davuluyla yaptığı perdeleri, aynı kafilede 11-12 yaşında iki çocuk bıçak oyunuyla tamamlıyordu. Ferdi hünerler bitince halka kuruluyor, vücut figürlerinin yanında mimiğe de aynı derecede yer veren çok ritmik ve garip suretle ağır başla horonlar, barlar oynanıyordu. ”
Halkın sosyo-kültürel yapısını oyunlarında görmekteyiz ki zihinsel yapının başka bir aktarım vasıtası da oyunlardır. Sosyo psikolojiyi bu oyunlarda görmekteyiz. Toplumun en küçük bireyinden en yaşlı bireyine kadar bu sistemin, kültürel birikiminin bilindiği bir sistemsel yapı görmekteyiz.
“Bu seferkiler daha imtiyazlıdırlar, hareketleri ve sesleriyle ileride gelişecek kadınlıklarının bütün işvesi bir güneş kırığı gibi kulağa batıyordu. (Arabistan buğdayları, severler sevgileri, Rumeli dilberleri!...) kız seni almaya geldim(…) Zihniminta çocukluğundan beri tanıdığım bu çocuk oyununa, onun garip hüzünlü türküsüne dalmıştı. Kaç nesil onunla ilgilenerek bu küçük kızların yaptığı gibi bu türküyü söyleyerek büyümüştü…
Bu çocuk oyunu bundan 150-200 yıl önce muhakkak vardı. Mesela demin küçük bakliyesini seyrettiğim Hekimoğlu Ali Paşa Konağı’nın büyük sofralarında, mermer döşemeli harem taşlıklarında olduğu gibi, onun yanı başındaki mescidin avlusunda da küçük kızlar yine böyle birbirini tutarak, itişe kakışa gülüşerek ve birbirini paylaşarak oynuyorlardı. Şimdi benim şartlarını düşünemeyeceğim bir hayatın içinde 100 yıl sonra yine oynayacaktı. ”
(Kenar Semtlerde Bir Gezinti( adlı makalesinde çocuk oyunlarını tarihi süreçte gelenekselliğini yitirmeden devam eden bir yapı olarak görür ve değerlendirir. Çocuklar döneminde çocuk oyunları ile başlayan ve halk oyunları ile yetişkinlik döneminde devam eden kültürel aktarım söz konusudur. Toplumsal yapının hazır sosyo-kültürel zemininde bulan çocuk kendinden önceki birikimi öğrenerek gelişimini tamamlar ve sosyalleşme evresinde folklorik birikimi içtimai zemine taşır. A. Hamdi Tanpınar, bu yapıyı yorumlayarak, okuyucuya aktarmıştı
-TÖRE VE GELENEK-
Töre ve gelenekler toplumların bireyleri tarafından yüzyıllar içinde benimsenmiş, kristalize yapılardır. Doğru ya da yanlışlıkları sorgulamaksızın toplumun genç bireyleri tarafından kabul edilir. Ancak bağlamın veya zamanın değişime bağlı olarak bir kısmı unutulur veya yeni töre ve gelenekler eklenebilir.
“Halk tatil günleri, en fakirine varıncaya kadar, cumalık elbiselerini giyerek yazları mesire yerlerine, bilhassa varlıklı şehir halkının çadıra çıktığı Boğaz’a, cirit oyunlarına, güreşlere giderler, ayakta zivga şalvar, belde acem şalı, silahlık daha üste gezeke denen çepken ile aba, hartı denen palto ile başına çok defa İstanbul’un Kandili yazması soran esnaf, kış gecelerine de benim yetişemediğim Aynalı Kahvede (Tebriz kapısında) Aşık Kerem, Battal Gazi hikayeleri okuyan, Geyik destanı söyleyen, saz çalan tıpkı Kerem’in zamanında olduğu gibi şiir müsabakası yapan, birbirine tarizli cevap veren, yetiştikleri memleketin güzelliğini öven, geçtiği yolları, gurbet duygusunu anlatan şairlerin, halk hikayecilerinin etrafında toplanır yahut da aşağı yukarı on asırlık bir gelenekle sürüp gelen sıra gezmelerinde kendi aralarında eğlenirmiş. ”
Aşık tarzı geleneğin ana hatları ile anlatımı vardır. Dikkat edilirse geçmiş zaman kipi kullanılmıştır ki geleneğin zamansal aşımı söz konusudur. Tarihi süreçte kendini bağlama ve zaman bağlı değişimlere göre yeniden izolize edip bu kültürel süreçte varlığını devam ettiren geleneksel bir yapıdır, aşıklık, artık Aşık Kerem, Battal Gazi’lerin devri değildir, bu yeni çağda yeni bir anlatıma yapı ve forma ihtiyacı vardır anlatıların ki günümüz şartlarında tutabilsinler. Tanpınar, geleneğin zaman içindeki değişimini vurgulamıştır.
“Bütün Erzurumluların bildiği bar oyunları da ciritle, düğünlerde bizi Malazgirt’ten Viyana’ya kadar götüren davul, zurna o maşeri bando çalınırmış. Halk kahvelerinde aşık sazı, eşrafın gittiği gazinolarda, kıraathanelerde takım musikisi varmış. ”
Her zaman geçmiş zaman kipi kullanılır. Tanpınar’ın bunu bilinçli yaptığı kanaatindeyiz. Çünkü artık o geleneksel yapı döneminin şartlarında mevcut değildir. Günün eğlence anlayışındaki alternatif çokluk beraberinde bazı geleneksel yapının unutulmasına neden olmuştur.
“Eski Emir Sultan Türbesi ve mescidi Bursa’nın hayatını zaman zaman etrafında toplayan merkezlerden biriydi… Her sene bahar mevsiminde bu türbede büyük bir halk kitlesi toplanır. Erguvan Bayram yaparlarmış. ”
“(…) Türk kahvesi, İstanbul’un büyük hususiyetlerinden biriydi. Semtine göre orta sınıf halkla esnaf ve yeniçerilerin deniz kenarındakilere kayıkçı ve balıkçıların devam ettiği bu kahvelerde meddahlar hikayeler anlatır, saz şairleri şiir müsabakası yaparlar ve Ramazan gecelerinde de bazılarında Karagöz oynatırdı(…) Bir çok halk masalında kahve mühim yer tutar(…) Nerval şark seyahatinin en güzel ve iç alemini en iyi anlatan parçalardan biri olan Belkıs ve Süleyman hikayesini Beyazid Camii’nin karşısındaki tarifine bakılırsa daha ziyade bakırcılarda veya daha aşağılarda bir kahvede dinlediğini yazar. ”
Tanpınar, geleneksel yapının geçmişte bile kalsa estetik yanını Nerval’in fikirlerine ve anlatılarına yer vererek itiraz edilemez bir pekiştirme ve somutlaştırma yoluna gider.
“Eski İstanbul akşamdan sonra, kafeslerden ve perdelerden sızabilen mum aydınlıklarıyla bir müddet yakamozlu bir deniz gibi olduğu yerde ürperir, yatsı namazının kandilleri söner sönmez son fener izlerinde- birkaç türbenin nezir ışığı hariç- kendi üstüne kapanırdı. Yalnız Ramazan’lar ve Kandillerle bazı şenlikler, zaferler, sultan doğumları koyu maviliğe mahyaların ışıktan asmalarını gererlerdi. ”
(İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatımız) adlı makalede geleneksel yapıyı aktarır. Dikkat ettiğimizde A.H. Tanpınar hep özlemini duyduğu artık yaşamayan gelenekselliği bize aktarmıştır. İçinde bulunduğu sosyo-kültürel zemine dair anlatılara yer vermiştir ki insan daima özleme dair, geçmişe dair ya da geleceğe dair konuşur. İçindeki ondan pek bahsetmez bundan dolayı bolsa gerek Tanpınar, görmediği dinlediği, özlediği geleneksel yapıya dair anlatılara yer vermiş olabilir kanısındayız.
-HALK SEYİRLİK OYUNU-
“Abdülhamit devrinde Divanyakı’da Arif’in kıraathanesi bir zaman büyük şöhret kazanmıştır. Onun karşısında Bekir isminde bir zat bir kıraathane açmıştı. O devirden kalma bu kıt’a bu iki patronun arasında meslek rekabeti yüzünden çıkan bir kavgayı nakleder:
Dün gece iki kıraathaneci
Birbiriyle eylemişler arbede
Vak’ayı seyredenler didiler
Arif’i yıktı Bekir bir darbede
Parmakkapı’daki büyük kahvede meddah Aşkı dinliyor, Hayali Salim’in oynattığı Karagöz’leri seyrediyor. Bu hayali Salim son büyük Karagözcülerdendir. Hatta bir aralık Karagöz oyununa tıpkı tiyatro perdesi gibi bir perde ilave ederek oyunu yenileştirmeye çalışmıştı. ”
“Ramazan geceleri, itibarına soranları İstanbul tarafında da tiyatro ile paylaşacak olan Karagöz’ündü. Karagöz o kadar Ramazana mahsus bir şeydi ki repertuarı bile 28- kadir gecesi ve ilk gece tabiatıyla çıkıyordu- oyun üzerine idi. ”
Tanpınar; karagöz oyununun ana özelliklerini, karagöz’ün usta oynatıcılarını aktarır. Karagöz ve diğer oyunlar dönemin eğlence hayatı idiler. İnsanlar gülmek için, Karagöz izlerdi.dönemin her türlü sosyal problemini hiciv konusu eden ve bunu Karagöz, Hacivat tiplemeleriyle sunan, kısaca dönemin insanına kendini anlatan Karagöz her zaman- döneminde- izlenen bir seyirlik oyun olmuştur.
“İster istemez yaptığım mukayeselerde beni en çok üzen şey 30-40 senedir. Sokağın yavaş yavaş hayatımızdan çekilmesi, sokak bize şimdi yalnız sefaletini ve ihtiyaç listelerini gösteriyor. Halbuki sokak kendi medeniyetinin ve harsının içinde olmak şartıyla daima icattır.
Zaten Şehzade başı tiyatroları, Karagöz ve ortaoyunu bir tarafa bırakılırsa sokak ve şehir hayatımıza ne zaman girmiştir. ”
Tanpınar’ın sokaktan bahsi, toplumsal birlikteliktir. Dönemin şartları gereği, eğlenmenin özellik kırsal kesimde çalgı insanları tek tük olan eğlence merkezlerine yöneltmiştir. Burada toplanan insanlar özellikle Karagöz oyunu ve diğer temaşa sanatlarıyla eğlenceli vakit geçirmenin yanında bilgileniyorlardı. Toplumsal birliktelik, kolektif eğlence yapısı ortaya çıkıyordu. Fakat Tanpınar’ın belirttiği gibi değişen şartlar- Tanzimatla başlayan bireysellik, gazete, roman vs.- insanları sokaktan, toplumsal birliktelikten uzaklaştırmıştır. Son alıntıda Tanpınar bunu vurgulamaktadır.
(1.1. 3) HİKAYELERİNDE HALK EDEBİYATI UNSURLARI
Yeni Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın okuyucu tarafından bu kadar benimsenmesi şüphesiz okuyucuların kendine dair pek çok şeyi yazdıklarında bulmalarındandır. Mehmet Kaplan da bu konudaki fikirlerini şöyle ifade eder:
“Valery, sanat eserinde fikir meyvenin içindeki besleyici gıda gibi erimiş olmalıdır, der. Tanpınar’ın şiirleri, hikayeleri, romanları bu prensibe tamamıyla uygundur. Okuyucu onları okurken bir masal alemine girmiş gibi büyülenir. Hikayelerinde görüldüğü üzere Tanpınar, rüya ve masala büyük önem verir. Modern psikoloji, rüya ve mitlerde derin sembolik manalar bulmuştur. Fakat onlar aynı zamanda güzeldirler. Güzellik kainatın altın anahtarıdır. Tanpınar’ı okurken bunu derinden hissederiz. ”
Tanpınar’ın hikayelerindeki başarı, batının teknik olarak ele alıp, meydana getirdiği hikaye anlayışını kendi hikayelerinde uygulamasından da gelir.
“Şark hikayesi daima başlangıcı olan masalda, onun başlangıç şartları olan gayrı muayyen zamanda ve müphem mekanda macerasını anlatır, kaçışını temin eder veya hikmet dersini verir. Çıplak bakılmış bir Çin veya Hint kelimesi yahut kelimesi yahut uzak bir şehir adı mekan olarak ona kifayet eder hayata o kadar yakın olan (makama) de, o kadar tatlı(Binbir Gece)de bile kaba bir karakter anlayışına daha ziyade latifede kalan bir mizah ve hicivden öte gitmez. Kaderin kendisine terk ettiği insan talihinin üzerinde hiç durmadan şaşırtıcılıkla dolu örgüsünü yapar. Garpta ise hikaye ve romanlar daha evvel destanda sanatkarların dikkatinin önünde tuttuğu şey, daima insan ve hayatın kendisidir. Şark hikayesi bu dikkatin çok berisinde kendi kaçış alemini kurmakla kalır. Onun için başlangıçta çok zengin temalarını olduğu gibi harcar, sonunda ise sadece kendini tekrar eder. ”
Anlaşıldığı üzere Şark’ın muhtevası ve Garp’ın insan ve hayatı ile sentezlenen yeni bir hikaye anlayışı ortaya koyan Tanpınar’ın okuyucuya kendi günlük yaşantısı ve sosyokültürel birikimin sunarak kalıcılığın pekiştirdiği kanaatindeyim.
“Her medeniyette halktan gelen büyük ve değiştirirci hamleler vardır. Halk daima veluddur. Mirası geniş olduğu için daima en zengin terkipleri yapmaya muktedirdir. Büyük kültür geleneğindeki bu durgunluğa karşı halk hikayesi az çok yeni şeyler icat etmiştir. Fakat halka mahsus teknik veya unsurların tam şekilde faydalı olabilmesi için, bu unsurların fikri hayatın terkibine girmesi için büyük içtima değişikliklerle beraber yürümesi cemiyette derin bir nadas ameliyesine, bir alt üst oluşa tesadüf etmesi lazım gelir. Eski imparatorlukta böyle şümullü bir değişiklik olmamış, müesseseler olduğu gibi devam etmiştir. Bu yüzden şehirli halka mahsus şifahi hikayeler hiçbir zaman edebiyatın an’anesine katılamamıştır. Bu suretle orta çağ hikayeciliğimiz olduğu gibi kalmış, insan ve hayata yükselememiştir. ”
Tanpınar, hikayeciliğimizi tenkit etmiş, yaptığı tespitler noktasında kendi hikayelerine tatbik etmiştir.
(1.1. 3. 1.) MUHTEVADA HALK EDEBİYATI UNSURLARININ TESBİTİ
-MİTOLOJİK UNSURLAR-
“Kim bu adam? Bir ölüm peygamberi mi, yoksa insanları şaşırtmaktan hoşlanan bir budala mı? Bu uğursuz kuşla ne diye bu gece karşılaştım. ”
“Tahsin savaşın yıktığı bir insandır. Onun hayatında parça parça bilinenleri bir araya getiren yazar, onun kültürlü ve tok gözlü bir insan olduğunu okuyucusuna nakleder. Onu bir (ölüm peygamberi) olarak nitelendirmesi de Tanpınar’ın hayat ve ölüm arasındaki eşikte oluşuyla ilgilidir. ” diyen İnci Hanım onu Yeni Türk Edebiyatı etrafında değerlendirmiştir. Halk kültüründe (ölüm peygamberi)nin zihinlerdeki karşılığı Azrail’dir. İnsan dünyaya gelir, kalacağı müddet kalır sonra ölüm meleği vasıtasıyla bu dünyadan ayrılır. Tanpınar’ın Erzurumlu Tahsin hikayesindeki bu şekilde nitelendirilen hikaye kahramanı, hikayede felsefik bir konuşma tarzına sahiptir. Deprem sonrası şehirdeki paniğe rağmen o sakindir ki bundan dolayı onu Azrail ile özdeşleştirir.
“(…) Bazen o da çok nadir onlarda, tanığı, vaktiyle dikkat etmiş olduğu birkaç şey bu rüyalara giriyordu. Mesela evlerinin önündeki erguvan ağacı gibi…
Bu sayfiye evine taşındıkları ilk günlerde, nisanın başında Cemil’de karısı da bu ağacı sevmişlerdi. Cemil ona persephone adını vermişti. Kışın karanlıklarından bu kadar süslü ve güzel geldiği, bir altın mızrak gibi pırıl pırıl sabah sislerini yaydığı için. ”
Tabiatın yeniden yeşermesindeki mucizeyi eski insanlar, Persephone’yi ölüm tanrısının yer altı saraylarına kaçırması ve oradan kurtulması ile açıklamışlardır. Yunan mitolojisinin unsurlarını özellikle yeniden doğuş sembolü Persephone’yi Tanpınar’ın sık sık kullandığı bilmekteyiz. Diğer tasniflemelerin mitolojik sınıflamalarında da yer almaktadır.
“Doktorların başlarını sallayışlarındaki manaya bakılacak olursa, hastalığım çok ağır. Fakat ben biliyorum ki, onunla ölmeyeceğim. Beni bekleyen bir başka ölüm var. Bu satırları yazarken bile onu bekliyorum, onun siyah müselles başının aralıktan görünmesini, akar sular gibi kıvrak vücudunun boynumun etrafında dolanmasını bekliyorum. Ve biliyorum ki bir gün o gelecek, bu ağır, kasvetli, her an hatıraların hücumuyla delik deşik maceraya, bu karanlık hikayeye siyah, kaypak külçesiyle bir son çekecek… ”
Tanpınar’ın (Evin Sahibi) adlı hikayesinde bahsettiği yılandır. “Öteki sürüngenler gibi yılan da başlangıç olan ilk ve en ilkel hayat tabakası sayılır. Yılanlar şeytani telmihler uyandırır. Kötü ruhlar yılan şeklinde görünür. O hayat gibidir, iyi ve kötü olarak gücü temsil eder. Bütün özellikleriyle (Evin Sahibi) hikayesinde o sadece evin sahibi değil. Tanpınar’ın hayal dünyasının da temel unsurudur(…) (Evin Sahibi)’nde savaşlarla felaketler yılan sembolü birleşir. Sosyal şartlar insanları korkunç felaketlerle kuşatırken, kahraman- yılanın ve korkunun kahramanıdır- onun yine harekete geçtiği anlar, zira onu çok iyi, adeta derin bir iç bilgisiyle tanımaktır. Onu sadece ailenin bütün fertlerini yok edişiyle değil, savaşlardaki rolüyle de görülür. (Onu her gördüğüm yerde tanıdım ve dünyamızda nasıl saltanat sürdürdüğünü gördüm balkan felaketleri, umumi harbin sefaleti, yedi cephede girişilmiş savaş hep onun bu zalim ve kanlı meleğin üst üste olduğu cephelerdi) cümlelerinde ise yılan, kader ve şeytan sembolüne dönüşür. ”
İptidai insandan bu yana yılan daima kötülüğün sembolü olmuştur. Dinlere baktığımızda adem ile Havva kıssasında da yılan cennetin kapısında görevini yapmayan hizmetkardır. Yılan, kötülük, eksikliğin ifadesi olarak daima insanı korkutmuştur. Bilindiği üzere insan korktuğundan daima çekinmiş, onunla baş edemeyeceği düşüncesiyle ona saygı duymuştur.
“(…) Birdenbire çayın hazırlanmış olduğunu, masanın üstündeki aile fotoğraflarını fark etti:
«- Demek böyle! Koruyucu meleklerinizin karşısında çalışıyorsunuz!» ”
Mitik dönemden bu yana dünyaya iyi ve kötü güçlerin olduğuna inandır ki iyi, koruyucu güçler gökyüzüne aittir, kötü ve zarar verici olanlar yeraltına aittir. İnsanoğlu bu iki gücün arasında kötü olanlara karşı kendini daima koruyucu güçlere temsil eder, bu sayede zarar görmediğine inanır. Yeryüzünde ailede insanın sığındığı, güvende hissettiği yerdir. Dış dünyadaki problemler ailemize sığındığımız ölçüde kolay atlatılır. Roman kahramanları arasındaki diyalogda bunun vurgulandığını görmekteyiz.
“Kadın bahçede kapının yanındaki çelimsiz incir ağacının altında onu bekliyordu. Sabri bu ağacın komşu bahçe ile bulunduğu yer arasında bir türlü karar verememiş gibi darmadağın bir kısmı duvara yapışmış bir kısmı duvarın üstünde aşmış halini her gördükçe şaşıyordu «Tıpkı! Benim gibi» ”
İncir ağacı mitik yapıda uğursuzluk olarak anlamlandırılır ki (ocağına incir ağacı dikmek) gibi atasözleri dil hazinemizde oldukça yaygın bir kullanıma sahiptir. Ancak Tanpınar, roman kahramanı Sabri’yi anlatmak içinde bulunduğu kararsızlığı, psikolojik çıkmazını anlatmak için kullanmıştır. Uğursuzluktan ziyade kararsızlığın sembolü durumundadır.
“Garip değil mi? Her rüyanın hayatta bir mutabakat noktası bulunabiliyor. Onun için rüyalarımızı yoruyoruz. ”
Rüyalar, diğer aleme açılan kapılar, kutsal alemden haber alma aracı olarak görülmektedir. Geleceğe dair bilgilendirme özelliği bakından insanlara rüyalar daima cazip gelmiştir. İnsanoğlu hep geleceğini merak eder, bundan dolayı bir işimizin hayırlı olup olamayacağına dair rüyalara yeter, gördüklerimizi yorarız ki buradan rüyalardaki bilgiler net ve açık olarak bizlere verilmez. Her zaman gördüklerimiz şifreler ve semboller bütünüdür. Bunların ne anlama geldiğini öğrenir ve bir araya getirdiğimiz veriler doğrultusunda sonuç elde ederiz. Tanpınar’ın vurgulamaya çalıştığı budur. Rüyalar hikayesinin kahramanı Cemil sürekli gördüğü rüyaları hayatla ilgilendirmeye çalışır.
“(…)Kardeşim ben böyle şeylere inanmam ama öyle bir medyum var ki… Birde ruh bulmuşlar… Her şeyi söylüyor, ne sorduksa ama hepsini… ”
Hikayenin kahramanı Cemil’in arkadaşı ile konuşmasında da diğer alemle iletişim kurup bilgilenme vardır. İptidai dönemden bu yana insanlar ruhlar çağırmış,gizemli bilgilere ulaşmada aracı olarak kullanmışlardır. İnsan zihni yapısındaki sorulara cevap arama telaşına girmiş bunun için çeşitli uygulamalara yönelmiştir.
“-Sizi kendi suretimce yarattım, size arzı bahşettim… Ay ve yıldızları ve güneşi bahşettim. Sizi hayatın ve ölümün efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun(…) ve rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. ”
Sayıların kutsallığı dikkat çekicidir ki halk inanışlarındaki sayısal değerleri sık sık A.H. Tanpınar kullanmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi 3 sayısının önemi gök-yeryüzü ve yeraltında oluşan üçlü yapıdan gelmektedir. Kainatın temeli sayılan bu üçlü yapı, sayısal değer olarak kullanılmıştır. “Tanpınar, hikayesini bir bütün olarak derin manalı bir hayale bir mite dayandırmakla kalmıyor, onun dokusunu da güzel, parıltılı, derin manalı hayallerle işliyor.(…) Tanpınar için kadın, hayat ve kainat güzelidir ve gizli muammalarla doludur. Bundan dolayı masal, şiir ve efsane onların güzellik mânâ ve değerlerine daha uygun ifade vasıtasıdır. ” (Adem ve Havva) hikayesinin de ismi olmuştur. Adem ve Havva bütün dinlerin yaratılışı hikayesidir. Dinlere mahsus anlatımların yanı sıra evrensel, mitik bir konudur. Kadın ve erkek ilişkisini anlatmada bir araç olarak kullanılan Tanpınar, bilindik mitik bir örnekleme ile okuyucunun dikkatini çekmeye çalışmıştır. “Hikaye bütünü ile hayal ve hakikat arasında yer tutar. O ne tam manasıyla hayal ne de hakikattir. Biz mitolojiliyi de böyle tarif ederiz. ”
“Uykusunda Rabbi görmüştü, Rab üstüne doğru eğitilmişti. O zaman vücuda her zamankinden başka türlü kımıldanış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar mırıldanmıştı. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı ve o, henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir ayna olan yarım uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra yanı başında küçük, beyaz bir şeyin kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. ”
“Adem ile Havva’ya dair olan kıssa, daha pek çok kıssa ve inanç gibi Musevilik, Hıristiyanlık, İslamlık ortaktır. Buna göre insanın ilk atası olan Adem’in Tanrı topraktan yaratmış «Ahd-i atik»e göre Tanrı Havva’yı Adem’in eye kemiğinden halketmiştir. «Kur’an’da» buna dair bir telmih yoktur. Kur’an’da Havva’da müstakil olarak Tanrı tarafından yaratılmıştır ve Adem’e eş olarak verilmiştir. Bununla beraber Havva’nın Adem’in eye kemiğinden halkedildiği inancı Müslümanlar arasında yaygındır Tanpınar hikayesini bu imana dayandırıyor ”
“Zeynep’te raks şeytanı vardı, bu bacaklarımıza yerleşen bir şeytandır. Oradan vücudun öbür tarafına idare eder. İki düzgün bacak ona, imkan olarak yetişir. Bir bakıma öbürlerinden çok iyi ve insaflı bir şeytandır. Ne muharebe düşünür, ne servet. ”
Hikaye kahramanı Zeynep’in dans tutkusunu anlatma şeytan motifinden faydalanarak anlatmıştır. Şeytan yeraltının temsilcisidir. Dinlerde de Tanrı’ya isyan eden yaratıktır. Tanrı’nın emrini uygulama cüretini gösterdiği için lanetlendirmiş dir ki buradaki anlatımda yumuşatılarak sunulmuştur. Bilindiği üzere şeytan, ilk insan Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasına da vesiledir. Bundan dolayı ezelden insanın daha yumuşak olarak hikayede sunulmuştur.
HALK HİKAYELERİ, MASALLAR ve EFSANELER-
Anlatıların bir kısmı, bölgesel nitelikte olabilir. Hatta daha küçük bir grup tarafından bilinebilir. Bu tarz bir anlatıyı Tanpınar (Yaz Yağmuru) hikayesinde kullanmıştır:
“(…) Oturdukları evin yer altı odasında gelen ihtiyar kadının sesini de hiç unutmazdı. O da bir esirmiş. Senelerce evvel kim bilir hangi kabahati için oraya kilitlenmiş, orada ölmüş. Ama sesi yine gelirmiş, hep «açım, susuzum»diye bağırmış…Ninem bunları hep Arapça eli dizinde ve iki yanına sallanarak makamla söylerdi…Yer altı odasının merdiven kapısı hep kapalıymış. Bir gün nasılsa kalfa ile beraber açmışlar, aşağı inmişler. Kadının orada, taş zeminin üstünde dövünürken görmüşler. Sonra kadın birdenbire taş duvarın öbür yanına geçmiş. Ama sesi yine geliyormuş. ”
Korkuda güven kadar insan fizyolojisinde bir başka ihtiyacı olan elektriksel hissidir. Çocukları yaramazlık yapmaktan alıkoysun diye onlara korkunç hikayeler anlatır. Tanpınar’ın roman kahramanları çocuklarına dair korkunç hikayeleri anlatır, böylece onların psikolojik durumlarını da okuyucuya yansıtmış olur.
“Büyükannem sultan sarayına girmeden evvel babasıyla yemende buluşmuştur. Orada gördüğü şeylerden bir yığın hikayesi vardı. Bir defasında evcek misafirliğe gittikleri bir yerde bir zenci kölenin idamını görmüş, kesilen baş birdenbire yuvarlanmış, karşısında duran bir adamın çıplak bacağına yapışmış. Adam olduğu yerde biraz çırpınabilmiş, korkudan ölmüş… Ben bu hikayeyi kaç yaşımda dinledim bilmiyorum… Korkunç değil mi? Ben geceleri yatağımda hep bu hikayeyi dinlediğim için- dizlerimi kucaklayarak uyurdum. ”
“- Siz korkuyu sever misiniz? Ne kadar her şeyi değiştirir, zenginleştirir. Ama şimdiki korkuları söylemiyorum. Eski korkulardan bahsediyorum. İhtiyarların bize yavaş yavaş geceden geceye dünyamız güzelleşin, rüyalarımız şekil alsın diye aşıladıkları korkuları söylüyorum. ”
Bu tarz hikayelerin çocuk psikolojisine etkilerinin yanı sıra onun hayal dünyasını zenginleştirmedeki faydası yansınılmaz kanaatindeyiz ki Tanpınar’ın bunu özellikle vurguladığı kanısındayım. Her insanın çocukluğuna dair mutlaka korkunç bir hikayesi vardır. Okuyucu bunu hatırlayarak, hikayeye kendisini dahil edecekti.
“Bilir misin ki benim güzel bardaklarım da var, hepsi ayrı bir yıldızın cevherinde 7 kadehim var, ben bu sürahiyi zaman zaman bu kadehlere boşaltırım, birinden ötekine fakat hiç içmem… ”
(Abdullah Efendi’nin Rüyaları ) hikayesinde İran mitolojisindeki Pişdadiyan sülalesinin 4. hükümdarı olan Cem’in kadehine yer vermiştir. Üzerinde 7 kat bulunan kadeh, 7 feleğin sırrını taşımaktadır ve 7 maddeden yapıldığı söylenmektedir.*Klasik edebiyatın bilinen bir manzumunu kullanmıştır. Fakat bunu yaparken bu manzumun bir unsurunu okuyucuya sunar ki bu da okuyucunun kültürel seviyesine güvendiğini göstermektedir.
(Geçmiş Zaman Elbiseleri) adlı hikayesinde, hikaye kahramanı yaralanıp bir eve misafir olur. Evin sahiplerinden genç kızı anlatırlardı ki perilere benzetir. Ona isim verirken halk hikayelerinin kadın kahramanlarının ismi verir. Kültürel birikimi daima okuyucunun önüne sunmaktan çekinmez.
“Siz kimsiniz, adınızı söyleyin? Niçin bu acayip kıyafeti taşıyorsunuz? Sizi kapıdan girerken görünce, birdenbire kendimi bir masalı yaşıyorum sandım. Kahramanların iyilik ve güzellik perilerinin insanlar arasında dolaşıp gezdikleri ve onların talihlerine iştirak ettikleri uzak zamanlardan kalmış gibisiniz(…)
- Öyle bir hakkım olsa ben başka isimler verirdim. Mesela Leyla, Şirin, Zühra… ”
“Bir masal dekoru içinde uyuyup, biz mezbelede uyanan eski hikaye kahramanlarının şaşkınlığı ile yattığım yerden gözlerimi yumarak etrafı dinledim. ”
Tanpınar, hikaye kahramanının iç durumunu yansıtmak için anlatılardaki motiflerden yararlanmıştır. Okuyucuya tanıdık anlatı unsurlarını sunarak onları hikayelerine dahil etmektedir.
“Annem daha henüz küçük bir kız denecek yaşlarda iken odasında her yalnız kalışında büyük, siyah bir yılan, bir türlü bulunamayan bir delikten çıkarak karşısına gelir, gözlerini üzerine dikerek onu seyredermiş. Annem onu görür görmez çığlıklar atar ve yürümeye dizlerinde takat bulamadığı için olduğu yerde bayılır, kalırmış. Bütün ev halkının gayretine rağmen hayvan bir türlü yakalanamamış. Fakat zaman geçtikçe Annam de kendisine alışmış ve aralarında bir nevi dostluk teşekkül etmiştir. ”
(Evin Sahibi) adlı hikayede, hikaye kahramanı annesine dair bir anlatıyı aktarmaktadır. Annesi sağlığı için bir süre evden uzaklaştırılır. Dönüşünde yılanı bahçede tekrar görür ve bayılır. “Kendisini oracıkta baygın bulan Gülbuy kadın yıllar sonra bu vaka’yı hiç değişmeyen şu cümlelerle anlatırdı: Sanki boğulmaktan korkuyormuş gibi iki eli boğazında idi. Fakat yüzünde ne bir korku hali ne de bayılmalarda görülen o katılık vardı. Ben geldiğim zaman tatlı tatlı mışıl mışıl uyuyordu. Sanki dersin bir aşık öyle gözü gözlerinde… ” Bu hikayenin merkezi yapısını oluşturan yılandır. Hikaye kahramanı çocukluğuna dair anlatılarda geleneksel yapıyı sunar.
“Aklı şaşırtan tesadüf ve imkanlarıyla bana bir lahzada her şeyi unutturan masallarda içtikleri ilaçların sihri ile çeşme lülelerinden süzülüp kaybolan adamlar, konuşan hayvanlar, şehzadeleri kanatlarında taşıyan zümrüt-i Anka’lar, yeraltında mücevher tavanlı som altın sütunlu saraylarda gözyaşlarının incisi ile gerget işleyen mahpus kızlar, onları kurtarmaya gelen aptal görünüşlü zeki Keloğlanlar, hazinelerin kapısı önünde çöreklenmiş, yatan mercan başlı yılanlar gelir gider müthiş bir hareket kalabalığı içinde bizimkine hiç benzemeyen maceralarını yaşarlardı. Dadım bunları anlatırken birdenbire uykusu basardı…Ben çocukluk muhayyilemde bu bitmemiş hikayeyi bir müddet geveledikten sonra, gözlerim bu memleketlerde büsbütün başka bir revnakla parlıyor büyük yıldızlarda, kahramanları ben ve annem olduğumuz başka bir masala dalardım. ”
Geleneksel yapıda uykudan önce çocuklara masal anlatımı olan bir öğeye yer vermiştir. Masal epizotlarının hemen hemen hepsinin sıraladığı bir anlatı yapısında çocukların psikolojisine ve hayal dünyalarına kattığı çeşniyi bu anlatı içinde görmekteyiz. Masalın sonunu bir türlü öğrenmeyen çocuk kendi ruh dünyasında özlemini duyduğu anne ile yeniden şekillendirmektedir. Hikaye kahramanının hayatı da o masallar gibi annesinin ölümü ile yarım kalmıştır. Asla sonunu bilemeyeceği bir hayatın içinde kalan kahraman, kendi hayali boyutta olumlu yönde bu yarımlılığı tamamlamaktadır. “Onu kah mermerden bir yer altı sarayında, kumral saçını beyaz gergefine eğmiş, muzdarip ve sabırsız ağlar tasavvuf eder ve bu yer altı sarayından onu kurtaracak tılsımı bana öğretecek olan dervişi ve beni o saraya açılan kuyunun ağzına kadar götürecek esrarlı kuşu beklerdim (…) Annemi dinlediğim masalların diyarında yüzü, sırtındaki gömlekten daha beyaz ve solgun uyumuş görürdüm. ” Hikaye kahramanı çocuk dünyasında annesine özlemini dinlediği masallarla giderir ki ruhi rahatlamadan bahsedilebilir ki daha çok yazar masal epizotlarını sıralamıştır. Gelenek masal anlatısındaki yapıyı bir efsanevi hikayenin merkezine koyarak yeniden bir hikaye oluşturur.
“Vak’a halka mahsus efsanevi tefsirini bulur. Yılan iyi saatte olsunlar dadır ve anneme aşıktır ve birdenbire Raif Paşa Hazretlerinin kerimeleri Suphiye Hanım emsalsiz bir masalın kahramanı olur. «Hale durun derler biraz sonra yılan ona asıl kıyafetleriyle de görünür.» ve nitekim birkaç gece sonra rüyasında annem bir esmer delikanlı görür ve nişanı bozmasını söyler. ”
Hikayede şunu görmekteyiz, anlatılan efsanelerin ailesinde yaşanmış ve beraberinde gelen felaketler anlatılmaktadır. Tanpınar, efsanevi bir anlatım kendi üslubunca yeniden yorumlamıştır dersek yanlış olmaz kanaatindeyiz.
Mehmet Kaplan, Huzur romanının giriş kısmında (Tanpınar hakkında birkaç söz başlığı) yazısında şunları ifade eder:
“Tanpınar gibi çok yüklü bir hayat tecrübesini geçiren (Evin Sahibi) adlı hikayenin kahramanı yanlarında oturmak mecburiyetiyle kaldığı aileden bahsederken (Hayır, der. Burada her şeyi bu kadar basit bir gözle bakan insanların arasında yaşamak bana güç gelecek, bunlar için ölüm, hayat günün bir hadisesi, saatler ve felaketler o kadar tabii şeylerdir ki… Halbuki ben bir masalı olan odamdım) Bu cümle Tanpınar’ın insan ve hayat karşısında ki aldığı tavır aydınlatır. O hayatı, derinliğini ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve güzel bir hale getiren bir yazardır. ”
-HALK İNANIŞLARI-
“A.Hamdi Tanpınar, (Evin Sahibi)bu hikayenin kendi hayat tecrübesinden geldiğini açıklamıştır. Çocukluğunun bir kısmını Siirt, Kerkük ve Musul dolaylarında geçiren Tanpınar, orada bir kült olarak yaşayan yılanlarla ilgili bir çok masal dinlemiş ve yıllar sonra onu estetik bir şekilde yeniden bir hikaye olarak yazmıştır. Annesinin Musul’da tifüsten ölmesi (29-Nisan-1915) Tanpınar’ın muhayyilesinde hazırlanma sebeplerinden olabilir. Yılanların güzel kızlara aşık olduğu ve onların daima peşinde dolaştığı, sadece onların değil evinde asıl sahibi olduğuna dair inançlar, etkili tarım ilaçlarının bu tür yaratıkları ortadan kaldırılmasında önce sık sık anlatılan hikayelerdi. Halk eserlerinin oluşması, çoğu zaman sadece bir rivayetin değişerek yaygınlaşmasıyla gerçekleşir(…) Tanpınar folklordan, halk inanışlarından aldığı bir kısmı kendi çocukluk izlenimlerinden oluşan masalların, insanların ortak sembolleriyle emsalsiz bir hikayeye dönüştürülmüştür(…) Cumhuriyet dönemi şairlerinde masal hep öndedir. Bunda halkçılık ve memleket edebiyatı akımlarının etkisi olduğu gibi, gerçek şairlerin şiir kaynaklarını fark etmemelerinin rolü büyüktür. ”
(Yaz Yağmuru) hikayesinde, kahramanlardan Sabri, evine misafir genç kıza neden uyumadığını sorar:
“- Rüyalardan, dedi. Ama bu benim kabahatim oldu. Ta eskiden bir kere duymuştum. İlk defa yatılan bir evde baş altına sofradan çalınan bir ekmek parçası konulursa insan çok doğrucu rüyalar görürmüş. ”
“Hiç olmazsa bunu kolaylıkla bozdururuz değil mi? Hep avucunun içindeki altın nazarlığı gösteriyordu. «Çocukken beşiğime takmışlar, belki hâlâ bende durduğu için böyle çocuk tabiatlı kaldım» ”
Nazar boncuğu koruyucu bir güçtür. Kötü bakışlara ve düşüncelere karşı kişiyi koruduğuna inanılır. Özellikle küçük çocuklara ve bebeklere takılır. Mavi rengin- nazar boncuğu mavi renklidir- olumsuz elektrik yüklü bakışları kırdığına inanılır.
“(…) Gündüzleri bahçede evin mühim şahsiyetlerinden olan Derviş’le oyalanırdım. Büyük dayımın bu tek araba atı, attan insana doğru olan tekamülünün yarı yolunda- yani bir at uzuviyeti içinde mahpus insan psikolojisiyle- kaldığı için çok muzdariptir. İnsan sohbetine bayılır, insanlarda uzak kaldıkça mahzunlaşırdı. Evin bütün işleri onun yanında yolar, bir iş için giderse bu yolunmuş tavukları ona emanet eder, evin hanımları onun yanında dikişlerini diker, misafirler orada kabullenir, evin biricik oğlu Raci Tıbbiye imtihanlarına onunla beraber çalışırdı. ”
(Acı bademdeki Köşk) hikayesinde direkt olarak ifade edilmekle birlikte atın uğurlu olduğu kanısı uyandırmaktadır. Öyle ki evdeki herkes yaptığı işte manevi destek olarak görüyor. Sanki onun yanında yapılan işin daha iyi netice verdiği inancı vardır. Atın satılmaması için evin üst katına gizleniyor. İnanan ev halkının dahilinde uğura yönelik olduğunu görmekteyiz.
“Bir hayretle ablasına baktı:
- Ben demedim mi sana büyücüdür, diye?... Vallahi büyücüdür. Sonra ona döndü
- Nereden biliyorsunuz burada ceviz ağacı olduğunu?...
Bütün mahalleli onu yaşatan bu ceviz ağacıdır, o dikti. Kuruyana kadar yaşayacak diyorlardı… Altında da evlatlığından olan çocuğu var! Diyorlardı(…)
- Hastalığı ne imiş abla?
- Felç… Mahalleli «günahını ödüyor» diyormuş. ”
Bu anlatıda birkaç inanç yapısını birlikte görmekteyiz. Gelecekten ya da bilinmeyene dair haber verenler büyücü olarak nitelendirilir ki bunları doğa üstü güçleri olduğuna inanılır. İnsan zihninin geleceğe veya görmediğini bilme gücü yoktur. Bu özelliktekiler farklı olarak değerlendirilir. Toplumsal yapıda ister iptidai zamanlarda olsun, ister modern çağda bu tarz insanların varlığı daima mevcuttur. Diğeri ceviz ağacıdır. Ceviz yorumlamada pek olumlu niteliğe sahip değildir. Eski zamanlarda her evin bahçesinde bir ağacın koruyucu güç olarak bulunduğunu bilmekteyiz ki evlatlığından olan çocuğunu gömen hikaye kahramanının evinde yaptıklarını gizlemek için bir nevi o da kişisel menfaate yönelik bir korumadır ki ceviz ağacın varlığını görmekteyiz. Bu hikaye kahramanının felç olması onun cezalandırılması olarak değerlendirilir. Sekiz sene yatakta yatmıştır. Yaptığını çekmektedir. Olumsuz hiçbir davranış cezasız kalmaz mesajını açıkça veren yazar, acının sembolü ceviz ağacının ancak onun ölümü ile mümkün olacağını belirtir ve vurgular evlatlığının hasta hatta deli olarak nitelendirmesi, hikayedeki trajediyi artırmaktadır. Kötülük mutlaka cezasını bulur inancını okuyucuya sunmaktadır.
“Ah ve kötü geceydi, ne uğursuz tesadüflerin gecesiydi bu! Bir kere ondan sıyrılabilseydi!... «Güneş Yarabbim güneş» diye bağırdı(…) hemen hepsinden siyah, ateş gözlü, son derece zayıf kediler, uzun ve sert kılı boyunlarıyla eşyanın etrafında vicdan azabı gibi halkalanmış köpekler, tünedikleri köşelerden geceyi uğursuzlukla dolduran insan bakışlı baykuşlar(…) Emsali ancak bazı ortaçağ kabartmalarında veya şimal ressamlarının tablolarında görülen hayali, zalim, çılgınca bir mahşer halini alıyordu. ”
(Abdullah Efendinin Rüyaları) adlı hikayede uğur ve uğursuzlukla nitelendirilen canlıları görmekteyiz. Sosyo-kültürel zeminde gece uğursuz, gündüz uğurlu sayılır ki (gecenin şerrinden gündüzün hayrı iyidir.) atasözü bunun en iyi ispatıdır. Hikaye kahramanı da gündüzü beklemektedir. Geceyi uğursuz sayan inanç yapısını yansıtır. Kedi, köpekleri ve baykuşlar akşam vakti başka türlü bir uğursuzluğun adıdır. Toplum tarafından bunlarla karşılaşma hoş sayılmaz. Başka bir inanç mahşer günü, insanların ölümden sonra iyi ve kötülüklerini ortaya koyup, mükafat ya da cezalandırma için toplanılacak yerdir. Yoğun kalabalığın anlatımı için sık sık kullanılan bir ifadedir. Uğur ve uğursuzluklar konusu (Geçmiş zaman Elbiseleri) isimli hikayesinde de işlenmiştir.
“Arkadaşım yeni aldığı otomobile ilk önce benimle binmezse bunu hayra yormayacağını söyledi. Sonunda «Haydi hayırlısı» diyerek arabaya bindik(…) Kafama bilmem nasıl takılmış olan çok kesirli bir rakamı kendime bir nevi uğur yapmıştım. ”
“Eskilerin (ölümün kardeşi) diye anlattıkları uyku beni bir tarafımdan yakalamış içinde hiçbir hareket ve şeklin kımıldandığı, koyu karanlığın hiçbir rüyasını yumuşatmadığı aleme götürmüştür. ”
Ölüm halk inanışlarının ve Kuran’da ikinci bir bölüm olarak isimlendirilmiştir. Küçük ölüm adıyla da yaygındır.
“Bir tabutta uyananlar yer altının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. ”
Bir başka yaygın inanış ölülere dairdir ki ölüler, gömüldükten sonra daha mezarının başındakiler ayrılmadan onların ayak seslerini işitirmiş. Tanpınar, açık bir ifade ile kullanması da bu inanışı hatırlatan bir anlatı kullanmıştır. Tren yolculuğunda pencerenin camlarına vuran yağmur seslerinin kendisinde uyandırdığı duyguların ifadesine araç olarak kullanılmıştır.
“Yalnız gece ilerledikçe bende «bir sabah olsa» temennisi kuvvetlendiğini hatırlıyorum. ”
“Kış geceleri benim için bütün bir ürperme idi. Oturma saatleri sona erip de dadımla odamıza kapanır kapanmaz, gülünçlüğü bugün bile söylemeye kolay kolay dilim varmayan, esrarlı bir ayin başlardı. Dadım kitapta veya sofu ağzından tesadüf etmediğim birtakım dualar okuyarak, odayı köşe bucak dolaşıp, her şeyin üstüne eğilip kalkarak, yatak, minder, kanepe, yastık her şeyi yerinden oynatarak okur üflerdi. ”
Kötü ruhların ve güçlerin etkisinden korunulacağına inanılan başka bir yöntem ise dualar ve okuyup üflemelerdir ki bunlar ilahi kaynaklı sözlerdir, yeraltının şekillerine karşı insanları korur. Yazar hikaye kahramanının evindeki bu davranışı bir ayin gibi nitelendirmektedir. Bu da bir çeşit kişisel ayin sayılabilir. İyi güce, kötü gücün şerrinden sığınmak, yardım istemek amaçtır. Arka planında psikolojik rahatlama söz konusudur.
“Hakikat şu ki evimizin adeta küçük ve ehli bir mitolojisi, nüfus dairesi ailemizi geçmeyen bir nevi hususi dini vardı. Yılan bu dinin tek mabudu idi. Bütün hayatımıza tasavvuf eden bu ilahın kendine göre ibadet tarzları ayinleri köşe bucaklara akşam oldu mu dökülen şerbetlerden ibaret adak ve kurbanları vardı. Dadım bu acayip dinin bir nevi baş rahibesi… Dedem ve ben evin diğer sakinleri onun bu hususta bir dediğini iki etmeyen saf abitlerdik(…). Yılda 2-3 defa uzak yerlerden geldiğini söyleyen şeyhler bizde haftalarca kalırlardı. Bu sırada evimizin okunmuş sularla baştan aşağı temizlenir, bizde tütsüler üzerinden geçirilirdik. ”
Geleneksel yapıda bir felakete karşı koruyucu olarak okunmuş sular, şerbetler, tütsüler dökülür. Kötü güçleri bunların kovduğuna inanılır ki bunlar ehli kişilere, nefesi kuvvetli olduğu inanılan hoca ve şeyhlere okutulur. Tanpınar çok tanıdık bir yapıyı, hatta pek çok evde gizlice yapılan bu tarz korunmaları ifşa etmekte, okuyucuya kendine dair bir parça inanç sistemini sunmaktadır.
Tanpınar’ın inanışlarına dair (Fal) hikayesi bu inanışa dair realiteyi ortaya koymaktadır. İnsan daima geleceği merak eder, bilgilenmek ister. İnansa da herkes hayatında mutlaka bir defaya mahsus fal baktırmıştır ki en bilineni olan kahve falının hikayesini konu seçmiştir.
“- Sende göz var oğul…
Tabağın kenarında telvelere bir sonsuzluğa bakar gibi dikkatle ve belki de bizim taklit etmemizi istediği bir nevi üzüntü ile bakıyordu(…) Fala inandıktan sonra, nazara ne diye inanmalı? Bunlar aynı tespihin dizeleri (…)
- İşin olursa bir kutu şeker isterim, diyordu. ”
Tanpınar, bize bilindik bir manzara sunmaktadır. Fala bakan kişi falda söylediği niyetin çıkması halinde bir kutu şeker istemektedir, fakat bu gerçekten bir kutu şeker mi yoksa sembolik olarak kullandığı bu ifade ile para mı istemektedir. Hikaye net değildir. Bilindiği üzere fal belli bir ücret karşılığında bakılır ya da daha sempatik olsun diye gönlünden ne koparsa, şeklinde miktar belirtilmeden istenir. Bu hikaye falcılık müessesesinin bütün ayrıntılarını görmekteyiz. Diğer yandan nazar fala göre daha inançta kesinliği olan bir inanıştır ki fal gibi bir saçmalığa inandıktan sonra nazara hayli hayli inanılır, mesajı veren Tanpınar, ince bir irani ile kültürel zemindeki inanışı tenkit etmektedir.
A.H.Tanpınar, çocukluğundan itibaren biriktirdiği folklorik unsurları, inanışları estetik bir yapı içinde zaman zaman hikayelerinin merkezine, zaman zamanda alt kurgularına yerleştirerek okuyucuya ayna olmakla, onlara kendilerini seyredip, doğru ya da yanlışlarını tespit etmeleri yönünde yol göstermektedir, kanaatindeyiz.
-TÖRE ve GELENEK-
A.H.Tanpınar, hikayelerinde hemen hemen geleneksel unsurların en yaygın olanlarına yer vermeye çalışmıştır. Hikayelerinin muhtevalarının hikaye başlıklarıyla da desteklendiğini görmekteyiz. (Teslim) adlı hikayesinde gelenekselliğin tüm detayları işlenmiştir.
“Burada ise herkes bütün ömrü boyunca hiç şaşırmadan, belki doğumundan evvel hazırlanmış bir programa göre yaşıyordu. Bu program babadan oğula kalıyor, erkek evlat vazgeçse kadın tarafı tutuyordu. Bunun için doğum, ölüm, evlenme her şey burada politika idi. Evlenmelere daha çocuk doğmadan evvel karar veriliyor, malları sahipleri ölmeden şu veya bu şekilde paylaşılıyor, büyük pirinç tarlaları su zamanı gelmeden çok evvel kiralanıyor ve bütün bunların olabilmesi için akisleri kasabanın dışına taşmayan küçük, olduğu yerde kalan mahalli krizler hazırlanıyor. İş halledilince unutulan skandallar, dedikodular çıkarılıyor, hülasa bütün bu hayat makinesi harekete getiriliyordu. ”
İsminden de anlaşılacağı üzere toplumsal kurallara bireylerin sorgulanmaksızın bir teslimiyeti vardır. İnsan hayatı için evlenme önemli bir karardır ki bu bile daha öncesinden hazırlanır. Beşik kertmesi adı verilen gelenek uygulamaya konur. Kız veya erkeğin itiraz etme hakkı yoktur. Hayat gibi önemli süre, toplumsal yapıda planladığı şekilde işlenmektedir. Bu böyledir, böyle şartlar çerçevesinde yeniden yapılanması bu şekilde mantıksal tezatlıklar oluşturur. Dinamik kültürel yapıda statik kalan geleneğe bir irani vardır.
“(Oğlum delirdin mi ne yapıyorsun orada?) diye,sormuştu Sabri (hiç baba) demişti. İhtiyar adam fena kısmış (Cansız deri parçaları tek başına ne yaparlar) diye onu azarlamış fakat Sabri’nin hiç istifini bozmadan (Ne biliyorsun baba, yarin kandil, belki günahlarından tövbe ederler) ”
(Emirgan’da Akşam Saati) adlı hikayede küçük Sabri Karagöz takımının kilitli olduğu dolabın deliğinden bakar ve babası ile konuşur. Geleneksel ve inanç yapısındaki Kandil gecelerine dair inanışları görmekteyiz. Kandiller, inancımızda birer temizlenme vasıtası gibi görünürler. Bir nevi günah çıkartma olarak değerlendirilebilir. Hikaye kahramanının Karagöz takımlarından günah çıkarma ihtimalini düşünerek onlara dolabın içinden bakması, bu yapıyı farklı saf ve temiz bir bakış açısından ele almaktadır. Kandil öncesi şekerlemeler dökülür lokmalar yapılır, dağıtılır, hatta o gün oruçlu olunur. Akşamında da yaratıcıya günahlardan tövbeler bildirilirken, geleceğe dair hayırlı olan istek ve arzular adına dua edilir. Tanpınar geleneksel yapının en bilinen unsurunu hikayesinde aktarmaktadır. Her zaman ki gibi okuyucuya kendini seyretme imkanı bulan bir ayna sunmanın yanında, kahramanlarıyla özdeşleştirip hikayeye dahil etmektedir
-HALK SEYİRLİK OYUNLARI-
A.H.Tanpınar’ın diğer eserlerinde incelediğimiz üzere Türk temaşa sanatlarında Karagöz-Hacivat6’ın önemli bir yeri vardır ki diğer seyirlik oyunların sadece işlemlerini verirken Karagöz’ü bizzat eserlerinde geniş şekilde bahis konusu etmiştir. Hikayelerinden (Yaz Yağmuru) kahramanın hayal dünyasındaki arkadaşları, iç sesi durumundadır. Kahramanın davranışlarına iyi yönde veya olumsuz, tıpkı filmlerde gördüğümüz şeytan ve melek örneklemesi gibi yön vermekte, etkilemeye çalışmaktadır. Hikaye kahramanı Sabri, bayanla buluşur:
“(Öyle değil mi ya, bir nevcivan kendi misillü bir nevcivan ile buluşunca) fakat Hacivat bu işe razı değildi (Olur mu hiç bu iş Karagöz’ün) diyordu (Beri yanda bir zevce-i İsmet-perah, iki sala-i masum ve bigünah ile beklerken) ve Sabri silkinerek kendi içinden bu sefer konuştu (Hiç olur mu bu iş?...) ” Hikayede Sabri bayanla lokantaya girer, kadın sürekli konuşurken Sabri’ye dokunur. Bunun üzerine yine Hacivat ve Karagöz’ün yorumlamaları vardır. “Hacivat pek memnundu: (Tevekkelli değil) diyordu (Durmadan bizim beye asılıyor. Fakat bu işin sonu ne olacak?) Karagöz onu susturdu: (- Sussana be adam, sus da dinle. Bak ne güzel konuşuyor) ” Bir sonra ki buluşmada kadın Sabri’yi dışarıda beklerken: “Kadın bahçede kapının yanındaki çelimsiz incir ağacının altında onu bekliyordu. Sabri bu ağacın komşu bahçe ile bulunduğu yer arasında bir türlü karar verememiş, gibi darmadağın, bir kısmı duvara yapışmış bir kısmı duvarın üstünden aşmış halde her gördükçe şaşırıyordu. (Tıpkı! Benim gibi), (Ne dersin Hacivat’ım?) diye sordu. Hacivat omuzlarını silkti (Karagöz’e sor) Fakat Karagöz kadınla meşguldü. (Bekletme) der gibi işaret etti. (Ayıp oluyor hem böylesine bir daha nerede bulurum?) ” Evin hizmetçi kadını Sabri ve kadını bir gün evde beraber görür. Sabri endişelenirken bayan durumu kadına izah eder ve her şey düzelir. Yine Hacivat ve Karagöz’ün yorumu vardır. “(Gülünç şifasız şekilde gülünç…) Hacivat dalkavukçu başını salladı. (- Estağfurullah, Efendim siz hiç, zatı devletiniz…) Karagöz cevap verdi: (- Kes ulan… Görmüyor musun herif bayağı matrak oldu.) Sabri, yüzünü buruşturdu. Karagöz’ün son zamanlarda argoya merak sarışı hiç hoşuna gitmiyordu. ”
“Sabri içinde: (Yüzünün güzelliğini biliyor) diye düşündü ve Hacivat lafa karışmasın diye (iyi de kullanıyor) tamamladı. ”
“Hacivat başını salladı: (-Var canım, vallahi var, koskoca insan, bayağı vücudu var, kendisi de) Karagöz daha anlayışlı çıktı (- Onun düşündüğü başka şey dedi. Hallerine şaşıyor) ” hikayedeki kadın hayatına dair detayları Sabri’ye anlatır, gider fakat Sabri anlattıklarının yalan olduğunu düşünür. Bunun üzerine Hacivat ve Karagöz yine konuşur. “Karagöz: - İhtimal yok, diye şiddetle reddetti. Hacivat göz kırparak fısıldadı: (- Bırak, kaçmak istiyor, anlamadın mı? Bütün ömrünce böyle yapmadı mı? Hep dört yol ağzında bir şeyler kaybeden adam değil mi?) ”
“(Buda sizin ana hediyeniz olacak) ve karagöz masanın başında ona sırıttı. Doktor Marro’un meşhur hayvanları gibi bu iki acayip dost gelenekten gelen benliklerinden çıkmışlar, onun bütün zihnini hayatını paylaşıyorlar, onun gibi yaşıyorlardı. (yalnız bana yaramıyor!) diye düşündü ve mutfağa geçti. (Epeyce azdırdılar işi…) Eskiden çok güç vaziyetlerde konuşurlardı. Şimdi her işime karışıyorlar… ”
“(Bu da bir başka türlüsü olacak… Ne dersin Hacivat’ım) Hacivat omuzlarını silkti. (- Benim mecâinin taifesiyle işim yok. Ben Karagöz gibi okul, zevat isterim) çocukluğundan beri onun Hacivat ve Karagöz ile konuşmak adetiydi. Uzun süren bir hastalık boyunca onlarla öyle haşır neşir olmuştu ki aradan 30 sene geçtiği halde yine benliğinin ayrılmaz parçaları gibiydiler. ”
A.H.Tanpınar, hikayesinde Hacivat ve Karagöz’ü bir seyirci ve birbirine zıt iki iç ses olarak kullanmıştır. Geleneksel hayatın bu iki meşhurunu, okuyucuya sunarak onlara tanıdık bir bakış açısı, kendilerinin düşünceleriyle örtüşen bir bakış açısı getirmiştir. Her iki türlü düşünen okuyucuya hem hikayeye dahil etmek istiyor hem de alışık oldukları belki de özledikleri tadı onlara Hacivat, Karagöz oyunu ile sunuyor. Hikayenin içinde modern bir Hacivat, Karagöz oyunu görmekteyiz. Tanpınar, çocukluğunun bir parçası olan bu geleneği günün şartlarında yeniden yorumlamıştır. Hikayelerindeki bu geleneksellik onun sağlam bir çizgide ilerlemesine yardımcı olmuştur.
Tanpınar’ın çocukluğunda önemli bir yer işgal eden Hacivat ve Karagöz oyununun hayatındaki izleri, kendisince önemini hikayelerindeki kahramanları nezninde açıklamalardır.
“(…) Bu kendisine çocukken oynatılan o kadar hoşlandığı Karagöz’ün desenlerini hatırlattı. Her yaz sonunda babası onları küçük bir dolaba kilitler ancak bayram gibi uzunca tatil zamanlarında açardı. Fakat gariptir ki elinde iken sadece bir oyuncak, fantezisini taşıyan, bir alet olan bu hayaller, asıl bu dolaba girer girmez onun için canlanırlardı. Uzun ve sıkıcı ders saatlerinde hoca tahta başında arkadaşlarına ahret sualleri sunarken, yahut çeki düzen verdiği sesiyle bir şeyler anlatır gibi ve onları, küçük bir dolapta, diriltici mum ışığında hareketten mahrum yaşayan biçareleri düşünürdü. Kim bilir canları ne kadar sıkılırdı orada… (O zaman İskender-i kebir, elindeki kılıcı bu dolaşık düğüme havale ederek onu bir hamlede ikiye böldü…) Daha cümle bitmeden dolabın karanlığı içinde karagöz’ün eli bir makine suretiyle kalkar Hacivat’ın omzuna bir yere tam ve keskin inerdi. ”
Hacivat ile Karagöz’ü eserlerindeki muhtevada bazen merkezde bazen de alt kurgusal olarak Tanpınar’ın kullandığını görmekteyiz. Çocukluğuna dair ayrıntıları (Emirgan’daki akşam saati) hikaye olduğu gibi zaman zaman hikayelerinde belirtmiştir.
A. H. Tanpınar, halk edebiyatı unsurlarını bilinçli olarak eserlerinde kullanmıştır. Daha önceki kısımlarda belirttiğimiz gibi halk edebiyatı unsurlarının kullanımı da önemle belitmiş, başarılı eserler vermenin temeli olarak görmüştür. Her zaman rüyalarında roman kahramanlarının gördüğü kızı ifade ederken “(Genç bir kızı bir nevi laytmotif gibi dolaştığı bu rüyalar… )” şeklindeki ifadesinde olduğu gibi halkın yaşayışı eserlerinde birer laytmotif olarak okuyucuya sunulmuştur. Yazarların başarısı okuyucuya ve yaşayışına paralelliklerin çokluğu ile doğru orantılıdır ki Tanpınar bunun bilincinde halka dair motifleri işleyerek onlara tanıdıkları yapı sunmuş ve şüphe götürmeyen başarısının ve kalıcılığının temellerini bilinçli atmıştır, kanaatindeyim.
1. 2. – A. HAMDİ TANPINAR’IN ŞİİRLERİNDE HALK EDEBİYATI UNSURLARI
A. Hamdi Tanpınar, çok üretken bir sanatkardır. Edebiyatın hemen hemen bütün türlerinde eser vermiştir. Şüphesiz her sanatçıda olduğu gibi Tanpınar da kendinden önceki geleneksel yapıdan etkilenmiş, A. Haşim ve Yahya Kemal’i Beyatlı’yı kendisine örnek almıştır. “Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’i yakından tanıyan Tanpınar, onlar gibi şiir ile nesri kesin olarak birbirinden ayırır. Nesir geniş imkanlarıyla bütün hayatı içine alır. Nesirle her şeyi anlatmak mümkündür. Şiir dar şekliyle ayıklamayı, özü bulmayı gerektirir. Fakat şiir sadece dar şekil ve öz değil, gayesini kendi varlığında bulan bir (mükemmeliyet ve halis sanat)tır. ”Tanpınar şiiri “Dil ve şekil vasıtasıyla elde edilen, anlatılması güç bir ruh şimşeği, harkulade bir şey, bir mucize ” olarak değerlendirilir. Tanpınar, şiirde rüya halini yakalamanın peşindedir. Fakat bunu yaparken halka dair unsurlara asla sırtını dönmez. Şiir milidir, bu her fırsatta vurgulanır.
“Şiir bir milletin öz malıdır, hangi şekilde olursa olsun dilin çiçeğidir ve herkesin malı olan ölçü ister. ”
“Yalnız şiirdir ki yazıldığı lisanın malıdır. O lisanda okumak şartıyla güzelliklerine sahiptir, vardır. Çünkü şiir dilin özüdür, kokusudur, musiki kabiliyetidir. ” “Bir bakıma tek milli sanat şiirdir.(…) Şiir bir iç kale sanatıdır. Çünkü dil vasıta olarak değil, malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. Böyle anılınca, bir milletin, insanın, tarihin, kültürün tâ kendisidir. ”
Tanpınar, diğer eserlerinde olduğu gibi şiirinde de kültürel unsuru zemin olarak kullanır. Hece vezni ile ilgili kullanıma dair Mehmet Kaplan : “Türk halk şiirinin dörtlüklere dayandığı malumdur. Bu şiirin veznin ve şeklini benimseyen aydın şairler, muhtevasını değiştirmekle beraber monoton yapısını fazla kıramamışlardır. Tanpınar’ın hece vezninde yaptığı en mühim değişikliklerden biri, çeşitli gramatikal oyunlarla onu bu monotonluktan kurtarmak olmuştur. ” şeklinde yorumunu belirtir.
A.Hamdi Tanpınar, nesirlerinde olduğu kadar şiirlerinde yoğun olarak halk edebiyatı unsurlarına yer vermemekle birlikte şiirini besleyen önemli kaynaklardan olmuştur.
(1.2.1) MUHTEVADA HALK EDEBİYATI UNSURLARININ TESPİTİ
-MİTOLOJİK UNSURLAR-
A.H. Tanpınar’ın nesirlerinde olduğu gibi şiirlerinde de mitik unsurları kullandığını görmekteyiz. Mitlere ilgili açıklamaları, kendisinin eserlerindeki mitik unsurlara dair kullanımını anlamamamıza yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. “İnsanlara kader fikrini rüyada tanımışlardır, demek lüzumsuz bir şey olmaz. Asıl mühimi menşei ne olursa olsun, hangi refleks veya sevk-i tabiye, hangi ihtibas veya korkuya dayanırsa dayansın, bu hislerin tek bir temde kalmaması daima birbiriyle karışmasıdır, merhamet, şefkat, sevinç, acı, keder birbirine halkalanmış kıvrılan yılanlar gibi birbiriyle beraber canlanır. Onun içindir ki saf bir his yerine bunlara karışık ve çok kesif bir ruh haleti demek daha doğru olur. İşte bu duygudaki dinanizm ve kendi kendini, kendi anlarını bir hayal şeklinde görebilmek halidir ki bazı şahsi “mit”lerimizi vücuda getirir. ”, “Bütün mitler rüyaların çocuğudur. ”
Tanpınar, sanat eserlerini Orfeus’un hikayesi ile özdeşleştirerek “Her sanat eserinin başında bir Orfeus hikayesi vardır. Ölüm diyarında sarışın Evdirike’yi geri almak… Orfeus, ölmüş olan karısını ahrette sazının kuvvetiyle bulur. Gerçekte saz ile Evdirike birdir. Her çehre, her hatıra, ömrün her vakası bize kendi hususi namesiyle gelir. Onu yeniden yaşamak için bu sesi bulabilmek lazımdır. ” Bu görüşler ışığında şiirlerindeki mitik unsurları değerlendirmeye çalıcağız.
“(…)
Çelik gagasında fecri taşıyan
Mavi kartal benim…
(…)
Susamış bir ceylan gibi zaman (Bendedir Korkusu) ”
“Burada ölüm ile hayatın karşılaştırıldığı oldukça açıktır. Hayat (Mavi Kartal)ın ölümün pençeleri arasında tuttuğu bir zümrüt gibidir. Tanpınar’ı bu şiiri yazmaya sevk eden amil, ölümün korkunç varlığına rağmen hayatın güzelliği fikri olmalıdır. ”
Tanpınar ölüm ve hayatı Türk mitolojisinin iki önemli unsuru ile açıklamaya çalışmıştır, Kartal ve geyik.* Her iki canlıda efsanelerde önemli yer tutan canlılardır. Bilindiği üzere geyik türkülerde kutsal bir canlıdır. Türk efsanelerinde daha çok dişi geyik görmekteyiz. Tanrı ile ilgisi olan birer ilahe, dişi ruhtur. Özellikle Avrupa Hunlar’ının geyikli efsaneleri oldukça yaygındır. Av olmanın yanı sıra gösterici olduğu anlatılarda mevcuttur. Eski Türk boylarına baktığımız zaman kutsal sembol olarak doğan ve Kartal cinsinden yırtıcı hayvanlar kullanılmıştır. Şiirde hayatın kendisi olan bir ceylandır. Elimizden sürekli kaçar sonunda ecelin kartalı tarafından avlanır. Mitolojide geyik avlayan kartal figürlerine rastlamaktayız. Buradan hareketle mitik unsurlar çerçevesinde hayat-ölüm trajedisini anlatmıştır. Tanpınar ki eşikteki bir insan olarak tanımlanan Tanpınar’ın şiirine bu yorumun çok da yanlış olmadığı kanaatindeyiz.
Tanpınar’ın (Bendedir Korkusu) isimli şiiri 6+5 duraklı hece ölçüsü ile üçlükler şeklinde yazılmıştır. Görüldüğü üzere Tanpınar’ın şiirlerinde sembolik unsurlar ağırlıktadır ki yorumlamalar bu sembollerin arka planının anlaşılmasına yöneliktir.
“ (…)
Beklersin köşende sessiz ve yorgun
Siyah atlarını son yolculuğun. (Siyah Atlar) ”
Kainatla ilgili yapıya dair inanışta gök, yeryüzü ve yer altı üçlemesini görmekteyiz. Kara, yeraltına dair bir semboldür. Ölülerin yine yere, toprağa gömülmesi mantığında hareketle siyah atları ecel, Azrail olarak yorumlayabiliriz. İnsanoğlu yaşam sürecindeki mücadelesinde yorgundur. Ölüm ile vücudu sessizleşir. Yorgun ve sessiz beden artık eceli bekler. Yeraltına dair niteleme olarak kara kavramı dikkat çekicidir. Mitik yapıda ölüm ve siyah özdeşleşmesini bu şiirde görmekteyiz. Tanpınar, şiiri 6+5 duraklı hece vezni ile yazmıştır. İlk, dörtlük ikincisi beyit şeklinde düzenlenen şiirin teması ölüm, insanın kaçınılmaz trajedisidir.
“(…)
Ateşler püskürterek dolaşan bir ejderha (Bir Heykel İçin) ”
Tanpınar, şiirindeki kadın için, böyle bir özelliğe sahip olmadığını anlatmak için kullanmıştır. 100 yıl yaşayan yılanlar ejderha olurmuş. Yılanlar ejderhaya dönüşünce ağzından ateş saçar, nefesiyle diğer mahlukları sömürür yutarmış.* Şiirindeki kadının böyle bir özelliği olmadığını belirten Tanpınar, mitik unsurlarla somutlaştırma yapmıştır. Ateş püskürmesi aynı zamanda ağzından kötü söz çıkması anlamında kullanılan bir deyimdir. Tasviri olan kadın böyle bir özelliğe sahip değildir. Şiir 7+7 durak ile 14’lü hece vezniyle yazılmıştır. Kafiye aa, bb, cc, aa, dd, aa şeklindedir.
“(…)
Boğuşan devler var uzak bir yerde
Kanlı hiddetidir bu ses onların. (Defne Dalı) ”
“Şairin muhayyilesi bu tabiat hadisesini tıpkı iptidai kavimlerde olduğu gibi, mit haline getiriyor. ” Bilindiği üzere iptidai insanlar zihinsel yapıdaki sorunlarına buldukları çözümler doğrultusunda kendi mitlerini oluşturmuşlardır. Tanpınar da tabiat olaylarını tıpkı ilk dönemlerdeki insanın düşünüş tarzı ile yorumlayıp, şiirleştirmiştir. Şiir 6+5 duraklı 11’li hece vezni ile yazılmıştır. abab, cdcd, efef şeklinde kafiyelenmiştir.
“(…)
Arzuların sona ördüğü masal (Güller ve kadehler) ”
“Arzular uyandıkları hayallerle içimizde gerçekten bir (masal örerler) dış alemde ilgisi olmayan bu masalların kökü insanın içinde gizlidir. Mitolojiler ve bütün alem tasavvurları iç alemin dışı aksetmiş şekilleridir. Budizm’in temelinde de bu görüş vardır. Fakat bu gerçek ve hakikat yoktur manası gelmez. ”
“(…)
Siyah açar güller ve siyah öter
Ömrümün gecesinde öten bülbüller (Güller ve Kadehler) ”
Siyah rengin eksiklik, uğursuzluk manasının yanı sıra mitik döneme ait yeraltının kötü güç temsili, ölümün habercisi niteliğindedir. Diğer yandan umutsuzluk, karamsarlık ifadesi de olabilir ki Tanpınar, siyah rengin yeraltını temsil eden semboliğinden faydalanarak içinde bulunduğu psikolojik durumu aktarmaya çalışmıştır.
“(…)
Yeşil türbesini gezdik dün akşam
Duyduk bir musiki gibi zamandan
Çingenelere sinmiş Kur’an sesini
Fetih günlerinin sof neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle (Bursa’da Zaman) ”
“Dünya mitolojisinde şehirler umumiyetle (Anima archetype’i) (Tanrıça ebedi kadın, sevgili sembolü) ile beraber bulunurlar Tanpınar, Bursa’yı yanında bir kadınla dolaşması ve Yeşil Türbe’yi gezerken onunla birlikte yaşayacağı ebedi bir ülke tahayyül etmesi psikolojik bakımdan dikkate şâyândır. ” Anne daima sığınma ve korunmadır ki şehirlerde coğrafi ortamın olumsuz şartlarından korunmak için insanların oluşturdukları koruyucu yapılardır. Eski medeniyetlerde kadın figürleri, bu koruyuculuğun sembolü olarak şehirlerde yer almış, mimari yapının süsü, hatta bir parçası olmuştur. Şiir 6+5 durakla, 11’li hece vezni ile yazılmıştır.
“(…)
Süzülen yelkenler var enginde
Dalgalar var, güneş var
Güneş ayna ayna, güneş pul pul
Güneş saçlarınla oynar
Omzundan tutar giydirir seni
Sırtında tül olur, belinde kemer
Boynunda inci
Ve dişlerinin zalim çocuk sevinci
Bir tanrılaşırsın genç adımlarında
Mevsimler önünde çözer yükünü
Bahçeler yığılır eteklerine!
Rüya ile
Hayal arasında
Hayal ile
Hakikat arasında
Yalnız sen varsın!
Gece ile
Gündüz arasında
Güneş ile
Göz arasında
Yalnız sen varsın! (Zaman Kırıntıları) ”
Yukarıdaki mısralarda Tanpınar’ın içindeki muhayyel kadını psikolog Jung’un tabiriyle “Anima”sını tanrılaştırdığını görüyoruz. İlkel dinlerdeki kadın tanrılar gibi, o da suve ağaç ile beraberdir. Daha önce şairin çocukluk bahçesinde büyüyen, sulara dal budak solan bir ağaç şeklinde görünmüştü. Beşeri mitolojide kadın, su ve ağaç çok defa bir arada bulunur. Tanpınar, kendi hayalleri içinde beşeri mitolojinin archetype’lerini yakalanmıştır. ”
“Altın güzeldir
Kumru seslerinin çıkrığında
Görünmez köklerden
Bahar sabahlarını çekerken (Altın Güzeldir.) ”
“Beşeri mitolojide altın, devlerin ve yılanların beklediği gizli bir hazinede saklı en kıymetli şey, aynı zamanda ebedi hayatın tohumudur. ” Şiirin başlığı muhtevasını vermektedir. Altın her devrin insanı için caziptir. Bu yöndeki izlenimlerini mitolojinin unsurlarından da faydalanarak Tanpınar’ın anlattığını görmekteyiz.
“Ben Zeus’um Kranos’un oğlu
Şu bildiğimiz zat, ilahların en büyüğü
Olemp’in sahibi, yıldırımın, kartalın efendisi
(…)
Oğlum Apollon
Kadar güzel değilsem de
Yine çirkin sayılmam!é
(…)
Karım İra, kardeşlerim, çocuklarım, yeğenlerim
Ve hepsi onlar gibi bir tanrı olan sevdiklerim
Hiçbiri bilmiyor bu işi, hepsi habersiz
İçlerinde yalnız Hermes’e açtım meseleyi
O benim eski dostumdur, sır yoldaşımdır.
İşte oğlum Kartor’la Polluks
Önümden geçtiler…Görmediniz mi, beyaz atları üstünde!
Onlar hep böyledir bütün gece
Gemileri beklerler yol göstermek için
(…)
Kızım Febe uyanır herkesten evvel
Lambaları söndürür, kapıları açar (İnsanlar Arasında) ”
“Burada Tanpınar, En büyük kudret sahibi biebediye Zeus’a, beşeri duyguların lezzetini tattırın. Kudretten ve bir de onun gülünç imtiyazı olan hürriyetten başka bir şey tanımayan Zeus insan olmak:
Kader kumsalında sayısız
Kumlar içinde bir kum tanesi
Hem de ihtiyar, kimsesiz, fakir; bir ömür sürmek için insan şekline girerek yeryüzüne iner. Şehrin kapısında bir çiftçiye yıldızlı harmanisi ile kartalını satan Zeus, Hermes’in salık verdiği Kalpazan Aneksoz’a gider ve:
Sahte nüfus cüzdanı, pasaport ile birkaç düzine
Fotoğraf, iyi hal kağıdı; tedarik eder. Dünyada yaşamak için (Epeyce tekbirli olmak lazım!) Bu şiirde daha baştan itibaren Tanrılar ve insanlarla kendisini fazla belirtmek istemeyen ince ve tatlı bir olay vardır. ”
Tanpınar Türk mitolojisi kadar Yunan mitolojisini de yakından tanımaktadır. Yunan mitolojisi tanrılarından Zeus’un dünya macerasını anlatmaktadır. İronik bir anlatım dikkat çekcidir. Şiirde bir hikaye anlatımı vardır. Bu noktada merkezinde Yunan mitinin olduğu giriş, gelişme ve sonuçta oluşan bir şiir anlatımından söz edebiliriz.
A. H. Tanpınar’ın Türk mitolojisinden olduğu kadar Yunan mitolojisi kaynaklarından da faydalandığını görmekteyiz.
KOZMİK UNSURLAR-
A. H. Tanpınar (Şiir ve Rüya) adlı makalesinde kozmik düzene dair fikirlerini şöyle ifade etmektedir. “İnsan yapılışının bu iki hali birbirini tamamlayan bir zıt teşkil eder. Tamamlar çünkü kozmik nizamın tâ kendisi olan ritim ancak bu zıtlıkla kabildir. Zıtlıklar, ayrı ayrı kaynaklardan gelir. ” kozmik unsurlar evrenle ilgili olmayan unsurlardır. Zaman kavramı bu dünyanın temel unsurudur ki Tanpınar, şiirlerinde sık sık zaman kavramını sorgulamaktadır
“(…)
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız, değirmen
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim
Mavi, masmavi, bir ışık
Ortasında yüzmekteyim. (Ne İçindeyim Zamanın) ”
Mehmet Kaplan, şiirin tahlilinde şu şekilde ifade eder “Tanpınar, bu şiir malalandırılırken kozmosla insanın birleştirilmesini nakleder, demesine rağmen ben burada mistiklerindeki çok benzeyen bir varlığı aşma, yükselme duygusunu buluyorum. ” bizim kültürümüzde Anadolu eserleri vardır. Halk edebiyatı, Menkıbeler başlığında ifade edilen anlatılardır. Manevi alemden aldıkları güç ile içinde bulundukları zaman ve mekanın dışında farklı bir zaman ve mekan kavramını da sahiptirler ve toplum tarafın kabul gören anlatılan anlatılardır. Dervişlik halk arasında saygı duyulan, hürmet edilen bir kavramdır. Bu şiirde Yeni Türk Edebiyatı açısından yapılan bir yorum, dervişlik makamına bir ironik yaklaşım olduğu, bu mertebe için abaya pasta ihtiyaç duyulmadığı yönündedir ki ben bu yoruma halk edebiyatı unsurlarının değerlendirilmesi noktasından olan bakış açımla katılmıyorum. İroniden çok kişinin iç olgunluğu ulaşmasının asıl amaç olduğu vurgulanmıştır kanaatindeyiz. Şiirde sezgi yolu dörtlükte yer almaktadır. Bizim kültürümüzde içine doğmak deyimi vardır. Sezgi, bir çeşit diğer alemle iletişim kurma, haber alma yoludur. Bilinmeyeni bilmek, dervişlerin bir başka özelliğini vurgulamaktadır. (Söz gümüşse sükût altındır) sözünü hatırlatan içe dalma, içi dinleme son mısrada vurgulanmaktadır, ilk dörtlüğün. Dervişliğin, olgunluğa erişmenin başka bir anlatımı vardır ki kozmik zaman kavramına ulaşma böylece sağlanmış olur. Tanpınar’ın fizikötesine dair unsurların vurgulanması şiirlerinde vardır.
“Bu çılgın uyanış her düşünceden
Üst üste ve zalim, bir kader gibi
Bir melek uzanmış siyah geceden
Mahur sularında tutuştu gemi (Musiki) ”
“(Bir melek uzanmış siyah geceden) mısraı ile anlatıyor. İlk şiirinde bu mısraı (Bir melek uyandı siyah geceden) şeklindedir. Diğer şiirleri gibi bir defa hatırladıktan sonra, burada yine gökyüzüne doğru çıkış, fizikötesi alemi uzaktan da olsa bir temaşa hissinin bulunduğunu söyleyelim. Bu durum şairde bir an için zamandan, ömrünün çemberinden alelade hayattan kurtulma vehmi yaratır. ” Şiir 6+5 duraklı 11’li hece vezni ile yazılmıştır. abab, cdcd, cece şeklinde kafiyelenmiştir.
“(…)
Yıldızların tuttuğu ayna, ezeli aşka
Bir sır gibi hayattan ve ölümden öteye
İlk arzunun toprağa mal olmuş lezzetiyle… (Gül) ”
“Hepsi kendi payını alır
Bu yağmada
Rüzgar sesimizi,
Güneş gölgemizi…
Ve aklımızı geriler, kalır
Yıldızların ağında… (Son Yağma) ”
“Son Yağma’da öldükten sonra dağılma ve asıl kaynak olan kozmik varlığa dönme fikri ifade olunmuştur. ”
Metafizik konuları halk edebiyatının menkıbeler bölümünde işlenmektedir. İnsanların daima ilgisini çeken bir konu olmuştur. Eserlerinin diğer tasniflemesinde bu konuyla ilgili olanları halk hikayeleri başlığı altında verdiğimiz halde şiirlerinde kozmik unsurlar adı altında verdik çünkü Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyasında ayrıca vurgulanmıştır. Bundan dolayı farklı bir başlıkta sunulmasının daha doğru olacağını düşünerek, şiirlerinde tasniflemeyi farklı yaptık.
-HALK HİKAYELERİ, MASALLAR ve EFSANELER-
A. H. Tanpınar, nesirlerinde olduğu kadar, şiirlerinde de halkasal anlatılardan olsun, divan edebiyatının manzumlarından olsun faydalanmıştır.
“(…)
Ve yanık türküsünü dalda bülbülün
Ateşten türküsünü gülün (uyanma) ”
Divan edebiyatının en bilindik manzumu olan gül-bülbül hikayesini hatırlamaktadır. Daha önceki tasniflemelerimizde geniş şekilde yer verdiğimizden dolayı burada hikayenin anlatımını yapmadan Tanpınar’ın şiirindeki yansımasını ele alacağız. Bilindiği üzere bülbül vuslat için feryat etmektedir. Tanpınar bunu yanık bir türkü olarak değerlendirirken gülü ateş çemberi olarak nitelendirir. Klasik edebiyatın renk, şekil ilişkisinden faydalanarak oluşturduğu mısraı da okuyucuya geleneksel yapıda aşina olduğu bir tadı sunmaktadır. Şiir şekil itibariyle de divan edebiyatının mısra yapısıyla oluşmuştur, aa bb aa şeklinde kafiyelenmiştir.
“(…)
Toplanmış ay ışığı yüzen tek su nergisi
Hiç akmayan bir zaman nehrinin sularında
(…)
Ne uçan bir kırlangıç, ne sedef kumsalında (Heykel için) ”
Bilinen nergis hikayesini görmekteyiz. Bilindiği üzere nergis, suda kendi aksine aşık olup, suya atlar ve boğulur. Suda açan nergis güllere baygın baygın bakar. Daha geniş bilgi için İskender Pala’nın Divan Sözlüğü Ansiklopedisine bakınız. Nergis’in trajedik durumunu, şiirin muhtevasını oluşturan heykelle özdeşleşmiştir. Nergis de suda öylece hareketsiz, hasretle güzellere ve kıyıya bakmaktadır. Bilinen bir hikaye alışık olunmayan bir muhteva örnekleme yapılarak yabancılık yumuşatılmaya çalışılmıştır ki yine tanıdık hikayelerde bu tavır devam etmektedir. Kırlangıç ve sedef yine bilinen manzum olmalarının yanı sıra halk anlatılarında da önemli yere sahiptir. Kırlangıç, sedef üretkenlik olarak değerlendirilmiştir. Oysa şiirin muhtevasını oluşturan heykelin üretkenlik adına hiçbir faaliyeti yoktur. Bilindiği gibi bizim kültürümüzde heykeltıraşçılık yoktur. Bu bize batıdan gelen bir sanattır. Kültürel zeminimize yabancı olanı anlatırken, bizden olanları, tanıdık anlatıları örneklendirerek okuyucudaki ön yargı ve yabancılık hissini kırmaya çalışmıştır.
“(…)
Düşmüş melek oyunumuza
Uzanan yemyeşil dallar… (Başka Bir Yıldızda) ”
Bilinen bir hikayenin telmihini görmekteyiz. Zühre yıldızı ve Harut ile Marut isimli meleklerin zaafları ile yanlışa düşmelerini anlatan, hatırlatan dizileri görmekteyiz. Oyun kelimesini Tanpınar özellikle kullanmıştır. Zühre, bu iki meleği kandırarak, amacına ulaşmıştır. Yemyeşil dallar ifadesi doğruluğu temsil ederse, oyuna düşmüşlerdir ki doğruda yanlış yapmıştır. Şiir bitmemişlik ifadesi içinde üç nokta ile bitmektedir. Okuyucuya düşünme, işin felsefik yorumlanması için akıl yürütme payı verilmiştir. Mutlak doğru yoktur, herkes hata yapabilir. Şiirdeki bu yorumlama hikaye ile bağdaştırıldığında çok da yanlış olmasa gerek, kanaatindeyiz.
“(…)
Bilinmeyen aşk türküsünü kumruların sesinde
Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner (Her Şey Yerli Yerinde) ”
Kumruların hikayesi bize tanıdık bir anlatırdır. İki çocuk, üvey anneleri evde yokken, karınları acıkır ve yağı yerken dökerler, bunun üzerine anneleri gelir, onlarda korkudan Allah’a dua ederler ve gökyüzüne kuş olarak uçarlar. Kumruların ötüşleri (Yağ döktüm, ben korktum) şeklindedir. Böyle bir hikayeye telmihle onların ötüşlerini hiç bitmeyen aşk türküsü olarak nitelendirir yazar ve okuyucunun muhayyilesinde somutlaştırmak ister.
“(…)
Orhan zamanından kalma bir duvar
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar (Bursa’da Zaman) ”
(Beş şehir) adlı denemesinde Bursa’da Zaman Başlığı altında Bursa’yı anlattığı bölümde de bu hikayenin anlatımına da yer vermiştik. Bir imparatorluk ve onun gelişimini gösteren bu rüyayı şiirde de kullanmıştır. Bursa’da Zaman şiiri, Bursa şehrinin anlattığı bölümün özeti niteliğindedir. Denemelerin tasniflenmesinde detaylı olarak yer verildiği için burada kısaca değinilmiştir.
“(…)
Bir masal meyvesi gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından (Hatırlama) ”
“(…)
O masal mağarası açılır birden (Uyku Sularında) ”
Şiirlerinde (gökten üç elma düştü, biri dinleyiciye…) şeklindeki masal kalıbını kullanmanın yanı sıra mağara motifini de kullandığını görmekteyiz. Biz burada mağarayı sadece halk edebiyatı açısından değerlendirdik. Şüphesiz Yeni Türk Edebiyatı açısından elbette mağara motifinin Tanpınar’daki karşılığını daha geniş bir açılıma sahiptir.
“(…)
Harap mezarlıklarda ölülerin rüyası
Gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka
Anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka! (Bir Gün İcadiye’de) ”
“(…)
Ardından ağlayarak ne varsa ömrümüzde
Tekrar doğuşun sırrı gülümseyen bir yüzde (Gül) ”
“Şair (Avare İlhamlar)ın sonunda, tıpkı eski masallarda olduğu gibi öldükten sonra ağaç şeklinde dirileceğine tahayyül eder ve sevgilisini kendisine çağırır:
Bir akşam üstü
Ormanı tek bir saz yapan
En son dalda
Son ışık ol
Gel, beni bul. ”
“Altın güzeldir
Kumru seslerinin çıkrığında
Görünmez köklerden
Bahar sabahlarını çekerken (Altın Güzeldir). Bu bir yeniden doğuş hissidir. ”
Mehmet Kaplan’ın da ifade ettiği üzere şiirlerde ölüp, dirilme motifi vardır. Yeniden doğuş vardır ki bizim geleneksel anlatılarımızda da sıkça kullanılan bir motiftir. Okuyucu daima kendine tanıdık olanı bulur. Her ne kadar şiirlerinde anlatım kapalı, sembolik olsa da yine de tanıdık motifler dikkati kolayca çekmektedir, kanısındayız.
Tanpınar, bilindik motiflerden sıkça kullanmıştır. Kış bahçesi adlı şiirinde de masal motifini kullanmıştır.
“(…)
Dallar, filizler, eski masal dilberleri gibi
Hüzne ve hülyaya gömülmüş
Doğmamış çocuklara
Ninni söylüyorlardı sanki… (Kış Bahçesi) ”
Masallarda kullanılan motiflerin ne olduğunu ve özelliklerini belirtmiştir. Ninni söylemek yine geleneksel hayatın bir parçasıdır. Bunu kullanılan Tanpınar, tanıdık bir anlatı sunar.
“(…)
Bu ses ki, sonsuz acısı
Güllerin üzüntüsünde
(…)
Bir kuş sesi çırpınarak
Düştü bağrına hazanın (Dönüş) ”
Gül ve bülbül hikayesini hatırlatan bu mısralarda bülbül açıkça ifade edilmekle birlikte (Gülün üzüntüsüne) ifadesinden anlaşılmaktadır. Yine bir alt mısrada bülbülün imajı verilmektedir. Mehmet Kaplan bu şiire dair şunları söylemiştir. “Doğu edebiyatlarında gül ile bülbül sembollerine dayanan bir çok şiir yazılmıştır. Tanpınar, bu çok eskimiş hayalleri şahsi ve yeni tarzda kullanmaya muvaffak olmuştur. Burada onun yaptığı yenilik gül ile bülbül arasında ölüm, mazi, hatırlama duygularını sokmasıdır. Eski şiirlerde gül ile bülbül umumiyetle aynı an ve mekanda karşılaşırlar. Böyle oldukları halde neden kavuşamadıklarını ve mesut olamadıklarını pek anlayamayız. Tanpınar, gül ile bülbül arasındaki macerayı kendi hayat tecrübesine katarak ona daha derin bir mana veriyor. ” Geleneksel yapıdaki anlatıları yeniden yorumlayıp okuyucuya sunmuştur.
“(…)
Leylâ… Ela gözlü bir çöl ahusu
Saçları bahtından daha siyahtır
Kurmuş diye sevda yolunda pusu
Döktüğü gözyaşı, çektiği ahtır,
Leylâ… Ela gözlü bir çöl ahusu (Leylâ) ”
“(…)
Kimsesiz çöllerin yorgun seyyahı (Musul Akşamları) ”
Leylâ ile Mecnun hikayesinin anlatımı vardır. Mehmet Kaplan’ın belirttiği üzere Tanpınar bu anlatılara kendi üslûbunu vurmuştur. Eski çizgideki, yeniden yorumlanıp okuyucuya sunmaktır. Leylâ şiiri başlığından da anlaşılacağı üzere Leylâ’yı konu edinmektedir. Beşlikler halinde yazılan şiir 6+5 hece vezni ile yazılmış, ababa, cdcdc, efefe şeklinde de kafiyelenmiştir. Bir başka hikaye Aslı ile Kerem anlatısına konu olan Kerem’e isimli şiiridir.
“(…)
Meçhule doğrulan her yol ağzından
Kalbinde ızdırap, gözlerinde nem
Dolarsa yollara zavallı Kerem (Kerem’e) ”
Halk anlatılarında ki (Aşık Kerem)’i şiirin muhtevasını oluşturan temel unsur yapmıştır. Tanpınar, şiirlerindeki kapalı, sembolik görünüme rağmen bilinen unsurların kullanımı ile okuyucuya ulaşmayı başarmıştır. Şiir 6+5 hece vezni ile yazılmıştır. abb, cdd, eff şeklinde kafiyelenmiştir.
-HALK İNANIŞLARI-
A. H. Tanpınar, daha önceki tasniflemelerimizde görüldüğü üzere inançları asla ayırmamış, bütünsellik içinde işlenmiştir. Aynı fikri zemini şiirlerinde de görmekteyiz.
“Ey kartal bakışlı, avcısı fecrin
Açmamış güllerin, siyah bahçesinde
Büyük hasatçısı serviliklerin
Varlığın perdeyi yırtan gölgesi (Ey Kartal Bakışlı) ”
Şiirdeki sembollerden hareketle fecrin avcısı, Azrail, selvilik, siyahlık, mezarlık ve ölüm; varlığın perdesi ise hayat olarak nitelendirilirse, hayat ve ölüm meleği Azrail ile hayatın son bulması şiirin temasıdır. Azrail insan canına alan, ölüm meleğidir. Halk arasındaki bu inanışla hayat ve ölüm arasındaki trajediyi şiirinde anlatmaktadır.
“(…)
Geliyor, hepsi, her şey, simsiyah bir gemi
Geliyor korku denizlerinden
Üstümüze doğru
Ve durmadan arıyor bir kıyamet telaşında
Vapur düdükleri can kurtaran seslerini…(Sis) ”
Kıyamet gününün anlatımını görmekteyiz. Kıyamet gününün karmaşasını görmekteyiz. Siyah renk imajının yoğun kullanımı söz konusudur. Bir tabiat olayının anlatımında, onun yarattığı kargaşayı okuyucuyu zihninde daha iyi anlatabilmek için bilinen daha ziyade sıkça anlatılan gerçekleşeceğine inanılan bir anlatıyı örneklendirir. Çünkü kıyamet henüz gerçekleşmiş bir durum değildir, fakat gerçekleştiğinde ortaya çıkacak felaket ve dünyanın sonuna dair, anlatılar o kadar fazladır ki sanki öyle bir felaket yaşanmışçasına, bilinen bir şey gibi kabullenir. Ve anlatılır. Bunun nedeni ilahi kaynaklı bir bilgi olmasıdır. Tanpınar’da bilinen anlatı ile sis’in yoğunluğunu ifade etmek ister.
“(…)
Çarmıhtan indirilmiş bir kefen gibi
Düşüyordu bu dar, karanlık basamaklara…
Ve ben adım adım yükseliyordum
Başım vücudum benden çok uzakta
Belki de unuttuğum ıstıraplara… (Merdiven) ”
Hıristiyanların inanışına göre Hz. İsa çarmıha gerilmiş ve öldürülmüştür. İslam-i inanç sisteminde gökyüzüne ruhu çekilmiştir. Bu inanıştan hareketle iç psikolojisini ortaya koymaktadır. Bilinen bir inanış hikayesinden hareketle kendi iç dünyasının ifadesi ile okuyucuya şiire dahil etmek istemektedir.
Tanpınar’ın şiirleri nesirlerine göre daha kapalı, sembolist bir anlatıma sahiptir. Okuyucunun birden içine dahil olabileceği bir yapı yoktur, fakat kullandığı halk edebiyatı unsurları ile bu soğukluğu kırmaya çalışmıştır. Bilindiği üzere Tanpınar, şiir mükemmeliyete ulaşmanın peşindedir ki bundan dolayı halkın anlayacağı yapı ikinci plana kalmıştır.
1. 3- A. HAMDİ TANPINAR’IN NESİR ve ŞİİRLERİNDE DİL
Dilin temel amacı insanlar arasında anlaşmaya yöneliktir. Var olan sebeplerinden biri de budur. Dil millet olan topluluğun ortaklaşa, oluşturup benimsedikleri canlı ve sosyal bir kurumdur. Dili sadece basit bir iletişim aracı olarak görmek yanlıştır. Bu onun ilk kullanım amacıdır. İletişlimin ötesinde iç dünyamızın, inançlarımızın, fikirlerimizin, iç dalgalanmanın en ücra köşesinin sezdirilmesi ve aktarımda da bizim için gereklidir. Kolektif bir ürün olan dilin zaman ve bağlam çerçevesinde gelişip, zenginleştirilmiştir. Bu zenginleşmeye en büyük katkıyı o milletin aydını, yazar ve şairi yapmıştır. Dil malzemesiyle, üretimlerini gerçekleştirmiştir. O halde toplumsal süreçte dili sınıflandırırsak: dil, üç temel alanda kullanılır, günlük dil, ilmi dil, edebi dil…
Şüphesiz en yaygın kullanıma sahip olan günlük dildir. Fertler arasındaki iletişime yönelik, ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bir kullanım alanına sahiptir. Aile fertleri arasında konuşmalar, bakkal, manavdan olan ihtiyaçlar için yapılan konuşmalar bu alan sahiptir. Günlük dil, zaman zaman edebi dile yaklaşmaktadır. Kullanılan mecazlar, benzetmeler duygu ve düşüncenin aktarımının yanında karşısındakini etkileme amacıda gütmektedir. Fakat yine de edebi dil ile kıyaslanmamalıdır. Çünkü günlük dilde temel amaç ihtiyaçların giderilmesidir. Diğer unsurlar ikinci plandadır.
İlmi dil, adından da anlaşılacağı üzere ilmi sahada kullanılan dildir. Sosyal ve sayısal alandaki buluş ve icatların dille ifadesinde kullanılır. Açıklayıcı ve işaret edicidir. İlmi dil olduğunca açık ve sadedir. Evrenselleşme özelliği vardır ki oluşturulan terimler, o alandaki herkes tarafından bilinen ve uygulanan ifadelerdir. Bu gün pi sayısı matematik alanına ait bir terimdir. Bütün dünya standartlarında geçerlidir.
Edebi dil, sanatkarın kullandığı dildir. Söyleyenin duygu dünyasını yansıttığı gibi dinleyeni ve okuyucuya da büyük ölçüde etkiler ve ona estetik bir haz verir. Edebi dil, sembol, alegori, teşbih, kinaye gibi sanatlar ve sanatçının üslûbundan kaynaklanan gizliliklerle doludur. Edebi dil önemli ölçüde yan anlam üzerine kurulmuştur, denilebilir.
Bütün bu kullanımların yanında halkın kullandığı, halk edebiyatı araştırıcılarının inceleme alanına giren bir dil daha vardır. Halkın kullandığı dil, ne günlük dil gibi direkt ihtiyaca yönelik ve Türkçe’nin kullanım kılavuzuna uygun ne sanatkarca ifade edilmiş edebi dil, ne de ilmi dildir. Halkın kullandığı dil, bütün bu kullanımları içine alan bir dildir. Günlük hayatta konuşmaya, ihtiyaçların giderilmesine yönelik olmanın yanında kullanılan yöresel ifadeler, sanatlı söyleyişler benzetmelerle edebi yanı da olan bir kullanıma sahiptir. Diğer yandan kullanıldığı ve konuşulduğu bölgede herkes tarafından anlaşılması bakımından kendi içinde tam olmasa da terimsel bir yanı vardır. Örneğin; alama, taş anlamındadır. Bunu pek çok insan bilmemekle birlikte Denizli-Çardak yöresi ne anlama geldiği bilmektedir. Bundan dolayı kendi içinde ilmi bir yanı vardır demenin yanlış olmayacağı kanaatinde olup bu dile de (hakli dil) isimlendirmesinin yanlış olmayacağı kanaatindeyiz.
Bütün bu açıklamalardan sonra A. Hamdi Tanpınar’ın bütün eserlerinde hakli dil unsurlarını inceleyebiliriz. Tanpınar, halk edebiyatı unsurlarına eserlerinde oldukça geniş yer vermiştir. Eserlerinde kahramanlarının konuşmalarında da hakli dili kullanmaktan çekinmemiştir. Burada dil unsurlarını başlıklar halinde olmayıp, bütünsel çerçevede ele olmaya çalışacağız. Ayrıca eserlerini de tasniflemeden nesir ve şiir karışık olarak örneklemelerle ele alacağız.
Dilin her türlü kullanım sahasında sık sık yer alan ifadelerden biri de atasözleri ve deyimlerdir. “Atasözleri halk hikmetleridir, halk felsefesidir, dilinden çıktıkları milletin nasıl düşündüğünü, yani fikirlerinin ne mahiyette olduğunu anlatır. Atasözü umumi bir adlandırmadır. Bunun içinde darbımeseller ve tabirler (deyimler) yer alır. Atasözleri çeşitli şekilleriyle her şeyden önce bir hüküm ihtiva eder. Deyimlerinde atalarda intikal eden bir miras olduğu unutulmamalıdır. Atasözü, bir hikmet taşıyan, vecize mahiyetinde kilise haline gelmiş bir sözdür. İstisnalar hariç, büyük çoğunluğu ile anonim mahiyet taşırlar. Halkın asırlar boyunca karşılaştıkları hadiselerden ve tecrübelerden ilham olarak meydana gelirler, nasihat verici ve yol göstericidirler. Deyimlere gelince halk arasında tıpkı atasözleri gibi az veya çok yaygın, genellikle birkaç kelime, isteği anlatmaya yarayan, sanatlı ifadeler olup, bir hali ifade ederler. ” Bu genel bilgiden sonra A. H. Tanpınar’ın eserlerindeki atasözü ve deyim unsurlarının tepitini yapalım.
“(…) Oldu ile bittiye çare yoktur, diyen bir atalar sözü hatırlıyordu” (Huzur, 338)
(Olacak ile öleceğe çare yoktur, olacağa çare yoktur) atalar sözünün kullanımı Huzur Romanında, kahraman Mümtaz tarafından kullanılmıştır. Mahur Beste romanında kahraman Halit Bey, Molla Bey’e kendini affettirmek ister. Bunun üzerine yine bir kullanım söz konusudur. Aşırı samimiyetle ifade eden cümle, barışmanın ifadesi olarak kullanılmıştır.
“(…) Can ciğer olacağız” (Mahur Beste, 129)
Sahnenin Dışındakiler romanının kahramanlarından Sakine Hanım çevresindekileri realist olmaya davet eder. “(…) bize masal okumayın” (Sahnenin Dışındakiler, 218). Bir anlatı türü masal, özelliklerinden dolayı, gerçek olmayan anlatıların ifadesi şeklinde kullanılmıştır. Yine roman kahramanlarından Şerife Hanım dedikodu yapılmamasına dair fikirlerin “(…) Çiriş tabağına kediler pislemesin dikkat et” (Sahnenin Dışındakiler, 250) bir ifadesi olarak kullanır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde kahramanlardan Zehra, bir kitap çıkarır gelenekler üzerine ve eleştirel yaklaşımlara cevaben: “- Düşenin dostu olmaz! Sözü Van Humbert’ten ve benden evvel söylenmiş sözdür.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 329). Yine romanda gülünç bir olay karşısındaki tavrın ve fikrin açıklamasında “Murdar öldüğüne yanmaz, kendine öd ağacından tabut ister…” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 286). Kişilerin hayatına dair bakış açılarının belirlenmesinde “Kul kusursuz olmaz…” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 28). Roman kahramanların birbirine karşı tavır ve fikirlerinin tespitinde “(…) lop yumurta gibi önüme oturdu” (S. A. E, 105). Romanda İsviçreli Alman müşterek’in konuşmasının anlaşılmamasına rağmen ortak bir dil bularak iletişimin sağlanmadığını gösteren “(…) Can ciğer dost olmasına mani oldu.” (S. A. E, 136) ifadelerin kullanımından faydalanmıştır. Samimiyet ve dostluk göstergesi olarak kahramanlardan Halit Ayarcı, dr Remiz’e kadehi gösterirken “Ah, ciğerimin kanı ve gözlerimin nuru…” (S. A. E, 199) ifadeleri kullanılır.
Hikayelerinde, Emirgan’da Akşam Saati hikayesinde anne kız konuşmasında, kahramanlardan Muazzez’le evlenmek isteyen Ekrem’in Handan isminde başka bir kızı sevmesi üzerine yapılan bir yorumda “iki karpuz bir koltuğa sığar mı?” (Emirgan’da Akşam Saati, 336) içinde bulunulan durumun izahı için kullanım söz konusudur. Bir başka hikayede “Garip kuşun yuvasını Allah yapar, hele sabır” (Birinci İkramiye, 272) şeklinde hakli dil kullanımı söz konusudur. Evin Sahibi isimli hikayede ölümü anlatmak için “(…) ihtiyar çınar devrilmişti” b(Evin Sahibi, 290) kullanılmıştır.
Şiirlerinde sembolleştirmenin yanı sıra ifadelerden kullanımlar anlaşılmaktadır. “Ateş püskürerek dolaşan bir ejderha” (Heykel için, 31). Ateş püskürmek deyiminin kullanımı vardır. Daha çok kızgınlık ve bir öfkenin ifadesidir. “Bir demir pençeydi sanki” (Başka Bir Yıldızda, 23), demir pençe güç ve kuvvetin sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır. “Gidipte gelmeyenleri / Beyhude bekleyenleri…” (Rıhtımda Uyuyan Gemi, 39). Çok tanıdık olan (gidip de gelmemek, gelip de görmemek) sözünün söz dizimi farklı olmakla birlikte, farklı bir anlatımı ve aktarımı vardır. “Uykusuz geceleri içten kemiren hüzün” (Gül, 55), içini kemirmek deyiminin kullanımı, iç huzursuzluğu anlatmak için kullanılmıştır. “Git uzak akşamda dağıt kendini / Asıl maviliğe, iç doya doya” (Bırak Aydınlığa, 56) kendini dağıtmak, düşüncesizce hareket etmektir. Doya doya içmek ise kanmak, istenilene doyasıya ulaşmaktır. Her iki deyim sözlüksel anlamında kullanılmıştır. “Sayıkladığım deniz, gurbet gecelerinde” (Deniz, 57); sayıklamak ifadesi, istenilen fakat kavuşulamayanın dille sürekli ifadesidir. Yazar denizi özlemekte, her gece sayıklamaktadır. Ne içindeyim zamanın, şiirinin 2. dörtlüğünde “Rüzgarda uçan tüy bile 7. dörtlüğünde Benim kadar hafif değil” 3. dörtlüğünde içim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş” ( Ne İçindeyim Zamanın, 19), tüy gibi hafif olmak, sabreden derviş muradına ermiş atasözünün kullanımı vardır. Doğrudan ifadelerle yer almamakla birlikte bu yönde hatırlama ağır basmaktadır. Tüy gibi hafif olmak, tasasız dertsiz olmaktır. Diğer yandan sabırın önemi vurgulanmaktadır. “Bilirim kimse içemez / üst üste aynı pınardan (Yavaş Yavaş Aydınlanan, 21), bir dereden akan suda iki kere yıkanılmaz atasözünü hatırlamaktadır. Ele geçen fırsatları iyi değerlendirmek gerekir. Diğer yandan hakli dilde sıkça kullanılan bir başka ifade “Yanık Türkü” (Uyanma, 25) kullanımı dikkat çekicidir. Yanmak, içten gelen duyguların aktarımı, somutlaşması söz konusudur. “Yüzüyoruz/ ipini koparmış uçurtmalar gibi” (Zaman Kırıntıları, 71) ipini koparmak, kurallara uymamaktır. Başına buyrukluğun bir ifadesi olarak yazarın kullandığını görmekteyiz. “Selam olsun bizden dünyaya/ Bahçelerde hala güller açar mı?/ Selem olsun sonsuz güneşe, aya/ Işıklar, gölgeler suda oynar mı?” (Selam Olsun, 28) “Köroğlunun meşhur (benden selam olsun Bolu Beyine) mısraını uzaktan hatırlatır. Belki de bu şiiri yazarken Yunus’un: (Bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun) şiirinden ilham almışlardır. ”
Görüldüğü üzere Tanpınar eserlerinde sıkça atasözü ve deyimlere yer vermiştir. İmajlarının aktarılması ve anlatılmasından, romandaki kahramanların iç ve dış dünyalarının yansıtılmasın kadar, bunlara dair örneklendirmeler kullanılmıştır. Okuyucuya tanıdığı bir ifade sunmuş, böylece eserlerine daha sıcak bakmalarına katkıda bulunmuştur, kanaatindeyiz. Toplumsal yapıda dua ve bedduaların da sıkça kullanılan sözler ifadeler olduğunu biliyoruz. Kişilerin gücünün yetmediği noktada ilahi desteğe ihtiyaç duyarlar ve bunu da çeşitli söz kalıplarıyla dile getirirler.
“(…) Allah sizden razı olsun çocuklar (…)” (Huzur, 235); “- emmi, Allah senden razı olsun(…)” (Huzur, 25): ifadelerinde de dua vardır. Karşı tarafa bir memnuniyet ifadesi olarak ilahi kaynaklı, manevi bir temennide bulunma söz konusudur. (Kimin duası geçer bilinmez) ifadesinden hareketle, Tanrının önünde herkes eşittir, duanın her türlüsü ve herkes tarafından yapılanı makbuldür. Ölenlerin ardından da aynı iki temenninin başka bir türlü ifadesi olan “Allah rahmet etsin…” (Huzur, 236); “Allah rahmet etsin, kafasına koyduğu şeyi diline tesbih edenlerdendi.” (Mahur Beste, 21) Arif Bey’in nasihatini dinlemediği için bu şekilde ifade eder ki yine ölenin ardından ilahi kaynaklı olarak şerlik ve hayırlık üzere bir düşünce vardır ki roman kahramanlarından Sabriye Hanım’ın ifadesinde “hayırdır inşallah” (S. A. E, 246) burada ortaya konulan iyi ve kötülük ifadesi olarak bir kullanım söz konusudur.
Bölgesel söylemlerde önemli ölçüde dili etkileyen unsurdur. Dilde daha çok lehçeler olarak isimlendirilen bu kısım söylemler, Tanpınar’ın kahramanlarının söylemlerinde de yer almaktadır.
“Sürüden ayrılan arkasından anası ağlasın!” (Huzur, 301), “Neredesin, ayal, görünmezsin, etmezsin? (Huzur, 70) roman kahramanı Nuran’ın halasının kızının konuşması ağız özelliği ile yansımıştır;” Sana yolluk getirdim” (Mahur Beste, 95) roman kahramanı Sabri Hoca’ya annesi memleketten gelirken yiyecek getirir. Erzaka Anadolu ağızlarından yolluk da denir. “(…) Baldırı çıplak” (Mahur Beste, 146); “Uşaklar, gördünüz mü yaptuğunuzi? Sabri’yi unuttuk. Oğlan lokmasız kaldı…” (Mahur Beste, 88); “Gördüm anacağızı bir sabah yeteğinde asılmıştı başına utcağızı, koymazlardı çalsın kız bir kere mum gibi söndü gitti kızcağız” (Sahnenin Dışındakiler, 98); “Kayınbaba damat vur patlasın çal oynasın yaşıyorlardı.” (Sahnenin Dışındakiler, 177) şeklindeki örneklerde Tanpınar’ın roman kahramanlarına şivesel ve ağız özellikleriyle okuyucu gözünde başka türlü sıcaklık katmaktadır.
A. H. Tanpınar’ın romanlarındaki tarzı hikayelerinde de görmekteyiz. “Bir mektup, küçücük bir kağıt parçası, sonra küçük bir çanta… Yallah” (Bir Tren Yolculuğu, 143). Hikaye kahramanlarından Zeynep’in kaçışına dair anlatıdaki ifadede kullanılır. “Kaçak tütünde bir cigara ikram etti.” (Teslim, 90); “(…)Valisin sen ? yoksa…Avukat, avukat dedimse bir mahkeme kim var yoksam hasta hane(…) Yarın sabah vapurla gelecek” (Fal, 325); “Karımın adı Hacce Seher’dir.” (Yaz Yağmuru, 18); “Haydi hayırlısı” (Geçmiş Zaman Elbiseleri, 211); “Ah genlik vire…” (A. Efendi’nin Rüyaları, 178) hikaye kahramanı yabancı uyrukludur. “Vire, yukarıda bak, o zaman göreceksin beni… Ah vire sen bilmezsin beni” (A. Efendi’nin Rüyaları, 177), hikayelerinde de kahramanlarının şive, ağız özellikleri hem kahramanın inandırıcılığını sağlamış hem de okuyucuya sıcaklık, esere karşı sempati göstermesine neden olmuştur, kanaatindeyiz.
Günlük hayatta zaman zaman olduğu gibi Tanpınar’ın eserlerinde de argosal ifadelere rastlanır. Argo, konuşma dili olsun, diğer dil olanları olsun hoş karşılanmayan ifadelerden ve kelimelerden oluşan sözcüklerdir. “Her kepazeliğe layıktır” (Huzur, 82); “Kendi kendine (ahmak herif) diyordu” (Huzur, 83); “Boynu kopasıca herif, bunak” (Huzur, 12); “Ah melun! Nasıl tek başına bu koskoca köşke sahip olur” (Mahur Beste, 18); “Bu mendeburun halasıyım! (S. A. E, 272);
Hikayelerinde de aynı kullanım ifadelerini bulmak mümkündür. “Kes ulan… Gömüyor musun herif bayağı matrak oldu” (Yaz Yağmuru, 27); “Ulan Allah’ın belası…” (Teslim, 88)
Bunların dışında çeşitli şekillerde acıma, sevgiye dair kullanım ifadeleri vardır. “(…) Şu bücüre bak, adam olmuşta anasını beğenmiyor (S. Dışındakiler, 36); “Zavallı yavrucak…” (Huzur, 85), “Hoş geldiniz efendim. Ayağınız uğurlu imiş” (Huzur, 211)
A. H. Tanpınar’ın eserlerindeki dil unsurlarına baktığımızda hakli dil öğelerini kullandığını görmekteyiz. Okuyucu okuduğu eserlerde kendine yakın bulduğu oranda bağ kuracak ve eserlere sahip çıkacaktır ki Tanpınar, bunun bilincinde bir yazardır. Batısal muhtevayı, hakli dil ile birleştirip yepyeni bir yapı meydana getirmiştir ki böylece yabancı olduğu muhtevaya ön yargılı değil de daha sempatik bir yaklaşım göstermiştir. Tanpınar’ın kalıcılığının en önemli unsurlarından olmuştur, kanaatindeyiz.
SONUÇ
Ahmet Hamdi Tanpınar, 1901 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babasının mesleği gereği daha küçük yaşlarda Anadolu’nun pek çok yerini görme imkanı bulmuştur. 13 yaşında Musul’da annesini kaybeden Tanpınar, babasının tayini ile 2 yıl sonra Antalya’ya gelmiştir. Liseyi Antalya’da bitirdikten sonra üniversite eğitimi için 1919 yılında İstanbul’a gelen Tanpınar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesine girmiştir. Yahya Kemal gibi önemli şahsiyetlerin hocalığında 1923 yılında Hüsrev-i Şiirin üzerine hazırladığı tezle mezun olmuştur. Aynı yıl edebiyat öğretmenliğini yapmış ve görevi gereği yeniden Anadolu insanını ve Anadolu coğrafyasını keşfetme imkanı bulmuştur. 1983 yılında Ahmet Haşim’in vefatı ile boşalan Güzel Sanatlar Akademisinde Sanat Tarihi hocalığı yapmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra estetik ve mitoloji derslerine de girmiştir. 1939 yılında İstanbul Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde açılan kürsüye Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak atandı. 1942 yılında Maraş milletvekili olarak T.B.M.M. girer fakat daha sonra tekrar üniversitedeki kürsüsüne geri dönerek vefatına kadar bilim ve eğitime katkısını sürdürür.
A. H. Tanpınar, hem bilim adamı olarak bilimsel zemine katkılarını yaparken diğer yandan yazar, şair olarak da üretimini sürdürmüştür. Meydana getirdiği eserleri, klasikleşerek okuyucu ile hem döneminde, hem de daha sonraki okuyucu kitlesine hitap etmiştir. Şüphesiz klasikleşmesinde Anadolu’yu çok iyi tanıması ve mitoloji hocalığı yapmasının katkısı büyüktür. Buradan hareketle Tanpınar’ın eserlerini halk edebiyatı unsurları açısından incelemeye çalıştık. Bunu yaparken nesir ve şiirlerini belli başlıklar altında sınıflandırdık. Mitolojik Unsurlar, Halk hikayeleri, Masallar ve Efsaneler, Halk İnanışları, Türk Temaşa Sanatı, Töre ve Gelenek, Çocuk Oyunları ve Halk Oyunları, Halk Hekimliği, Kozmik unsurlar gibi başlıklardan oluşan sınıflama dahilinde eserlerini tasniflendirdik. Eserlerini iki başlık altında nesir ve şiirler olarak aldık ve nesirlerini romanlarını, denemeleri ve hikayeleri şeklinde yeniden alt sınıflamaya tabi tuttuk. Bu araştırmaların sonucunda Tanpınar’ın eserlerinde okuyucuya dair, başka bir ifadeyle halka dair geniş bir zemin yelpazesi bulduk.
A. H. Tanpınar’ın eserlerinde mitolojik unsurlar, Türk mitolojisi ait ve Yunan mitolojisine ait unsur olmak üzere ikiye ayrılabilir. Türk mitolojik unsurları inanışlara, tabiatlara dair unsurlarken, Yunan mitolojik unsurlar daha çok Tanrı ve Tanrıçalara ait örneklemelerdir.mitoloji hocalığı yapan Tanpınar’ın eserlerinde yoğun bir şekilde olmamakla birlikte eserlerin bütününde serpiştirilen mitik bir zemin bulmak mümkündür. Yunan mitolojik unsurları daha çok fikir yazılarının ifade edildiği denemelerinde yer almıştır. Roman ve hikayelerinde Türk mitolojik örneklerini görmekteyiz. Halk hikayeleri, masallar ve efsaneler, halkın anlatıları olan Leyla ve Mecnun, Aslı ile Kerem gibi divan edebiyatının bilinen anlatılarının yanı sıra Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşuna dair rüyasal ve ilahi kaynaklı menkıbe özelliği gösteren anlatılara yer vermiştir. Halk inanışları olarak nazar, fal, türbelere direkte bulunma gibi halkın kültürel zemindeki inanış yapısının bütün detaylarını görmek mümkündür. Bu yapı hikayelerin içinde bir iki öğe olarak yer almanın yanında, hikayenin muhtevasını oluşturan merkez yapılar olarak da karşımıza çıkmaktadır. Tanpınar’ın çocukluğunun önemli parçası olan Karagöz ve Hacivat eserlerinde mutlaka bahsi geçen konu olmuştur ki Türk Temaşa Sanatının en önemli temsilcilerindendir. Diğer temaşa örneklerini sadece isim olarak telaffuz etmekle yetinirken Hacivat ve Karagöz detaylı olarak yer almıştır. Özellikle Yaz Yağmuru hikayesinde Hacivat ve Karagöz adeta hikaye kahramanıdır. Konuşma ve üslup tarzını aynen yansıtarak geleneksellikle unutulma yüz tutan bu temaşa sanatını yeni nesillere aktarma çabası içinde, olduğunu görmekteyiz. Halk oyunları ve çocuk oyunları ile ilgili fikirlerini eserlerinin kahramanları aracılığı ile okuyucuya ustaca iletmiştir. Muhteva olarak halka dair unsurların detaylı pek çok öğesini serpiştirilmiş olarak eserlerinde görmekteyiz.
Dil unsurlarını eserlerinde halkiyatçı olarak incelemeye çalıştık ki halkın kullandığı deyimler, atasözleri, lehçe özellikleri, argosal ifadeleri nesir ve şiirlerinde tasniflemeye çalıştık. Eserlerinde kahramanlarının konuşmalarında yer alan ifadeler olurken yazarın kendisinin girdiği anlatmalarda İstanbul Türkçe’sini, Kitap Türkçe’sini kullandığını görüyoruz. Bu da yazar ve kahramanları arasındaki farkı diğer bir ifadeyle aydın ve halk arasındaki farkı bize sunmaktadır.
Bütün bu incelemeler sonucunda, bir yazarın klasikleşmesindeki en önemli unsurlardan birinin okuyucusu ile arasındaki ortak bağın fazlalığı doğrultusunda olduğunu görüyoruz. Tanpınar’ın halka ait unsurlara ve dile eserlerinde yer vermesi, okuyucu ile bağını güçlendirmenin ötesinde eserlerinde kalıcılığı sağlamıştır. Bir yazar için en büyük başarı da her dönemde okuyucu kitlesi bulmasıdır, kanaatindeyiz.